REMORA

Yıllar önce bir belgeselde izlediğimde, hayretler içinde kalmıştım. Dev köpek balıklarının yanında yüzen balıklar vardı. O heybetli, ürkütücü, ne yapacağı kestirilemeyen köpek balığının yanına nasıl oluyor da korkusuzca yaklaşabiliyorlardı?
Hatta yaklaşmak ne kelime, adata yapışmışçasına, köpek balığı nereye gidiyorsa, onunla geliyorlardı…


Belgeselin ilerleyen dakikalarında açıklamışlardı…
“Remora”ymış bu balığın adı…
Tuhaf bir ilişkisi var köpek balığı ile…
Köpek balığının yediklerinden arda kalanlarla besleniyor remora…
Dişlerinin arasında kalanlarla…
Peki, köpek balığı neden yemiyor burnunun dibindeki remorayı?
Bunu kommensalizm ile açıklıyorlar…
Basit şekliyle, bir tarafın menfaatinin olduğu diğerinin ise bunu umursamadığı bir ortaklık…


O günden bu yana metaforlaştırdığım bir kavram oldu benim için remora…
Kişiliksizliği sembolize etti benim için… Ya da basiretsizliği…
Çapsızlığı…
Remorayı görmek için okyanusun derinlerine inmeme gerek de kalmadı…
Karada, çevremde, hatta en yakınımda bile bolca vardı remora…
Mevcudiyetleri köpek balığının umurunda olmasa bile, hep rahatsızlık duydum kendi adıma bu duruma tanıklık etmekten…
Oldum olası hiç hoşlanmadım remoraların iki ayaklı olanlarından…


Remoralar her yerdeler aslında…
Ve o kadar çoklar ki…
Yok olmak ile var olduğunu sanmak arasında bir yerde konuşlanıyorlar.
Sırtlarını dayadıkları, yapıştıkları kişilerin gölgesinde büyüyorlar…
Tıpkı mantar gibi…
Kendi ışığı olmayıp da güneşin ışığını yansıtan “ay” misali…


“Arkanda mutlaka bir ‘dayın’ olacak” sözü boşuna söylenmemiş elbette…
“El öpmekle dudak aşınmaz” sözü de keza… Bu sözlerin ilham kaynağı remora(lar) olsa gerek.
Yanlış mı?
Görmüyor musunuz bilgiyle, deneyimle liyakatla gelmenin mümkün olduğu konumlara paraşütle inenleri?
Bu yüzden değil mi hak yerini bulduğunda duygulanmamız?
“Çok çile çekti ama başardı” diyerek zafer sahibinin coşkusuna ortak olmamız?
“Olmazsa olmaz”ların istisnalaştırıldığı sosyal denge(sizlik)ler hakim hayatımıza…
Bu da hızla üremesini sağlıyor remoranın son tahlilde…


Remoranın kendisi de farkında aslında yetersizliğinin…
Bunu bildiği için de, eksikliğini kamufle etmenin yolunu kayıtsız şartsız biat etmekte buluyor…
Ceketlerini ilikleyip yerlere kadar eğilenler…
Kaftan öpenler…
Karşısındaki “kel”e bile “saçlarınız ne kadar güzel” diyenler…
Beklentileri malum…
Biat ettiği kişi bir yere gelsin; ki o da nemalansın bundan…
Köpek balığının dişlerinin arasında kalanlar yeter de artar ona…
Ne güzel diyor Cenap Şehabettin…
Kartalın beğenmediğini kargalar kapışırmış…


Öz saygıdan yoksun olduğundan saygı duyan yok remoraya…
Hoş gerçi böyle bir beklenti içinde de değil hani. Mükellef bir sofrada bulunmak değil onun derdi, yemeğin üstüne içilen çorbayla da fit oluyor.


Bir fikri yok; savunsun…
Bir duruşu yok; dirensin…
Bir şahsiyeti de yok; ortaya koysun…
Lokomotifin peşine takılmış vagon misali…
Tek korkusu maazallah trenin raydan çıkması…
Çünkü biliyor ki lokomotif onarıldıktan sonra yoluna devam eder… Ama perte çıkmış bir vagonun sonu hurdalık!


Ezik remora için kime kapılandığı da önemli değil…
Köpek, sahibinin kendisine yemek verip vermediğine bakarmış…
Remora için de durum farksız.
Köpek balığının ne yediği, neden yediği umurunda değil remoranın.
Onun tek derdi, kendisine kalacak artık. Yetiyorsa, amenna…
Yetmiyorsa o kadar çok köpek balığı var ki kapılanacak…


Remoranın tarihi insanlık kadar eski…
Antik Yunan’da pek sevilmezmiş örneğin remora…
Teknelerin suyun altında kalan kısmına yapışan remora sürüleri, ters yöne yüzgeç vurarak gemilerin denize açılmalarını engellermiş…
Hatta Romalı komutan Marcus Antonius’un donanmasının Mora Yarımadası açıklarında remoraların akını yüzünden yenik düştüğü rivayet edilir… Günümüzde de devletlerin, kurumların batışı hep remoralar yüzünden değil mi?
Osmanlı neden battı örneğin?
Remoraların tezahüratları değil mi liderleri sağır eden?
Ve remoraların ezici üstünlüğünden değil midir tarihte “Doğrucu Davut”ların hep “tukaka” ilan edilmesi?

*** 

Peki tüm suç remoranın mı?
Köpek balığının hiç mi suçu yok bu bağlamda?
Var aslında…
Ben remora ile köpek balığı arasındaki ilişkiyi kommensalizmden ziyade mutualizm ile açıklıyorum.
Yani farklı türden iki canlının karşılıklı menfaatine dayanan bir ortak yaşam…
Bir tür çıkar birlikteliği…
Remoranın bu işten menfaati son derece açık…
Peki ya köpek balığı?
Onun da beklentisi belli aslında, egosunu tatmin…
Biri ötekinin karnını doyuruyor…
Ötekisi, diğerinin egosunu…
Tam bir “al gülüm, ver gülüm” vakası yani…


“Kral öldü, yaşasın yeni kral” sözü anlatır aslında köpek balığını bekleyen akıbeti…
Parazitleri sırtında, yanında, çevresinde taşıyanın kaderidir kan kaybetmek…
Kendisine “büyüksün” diyenlere gülüp geçtiği için “Atatürk” oldu Atatürk..
Avrupa remoraları bir kuyruk darbesiyle etrafından uzaklaştırdığı için Avrupa oldu.


Ehliyet ve liyakat ortadan kalktığında meydan remoralara kalır…
Ve remoralık yükselen değer oldukça, tüm diğer değerler “değersizleşir” bir anda… Vicdan susar…
Themis’in gözlerindeki bağ çözülür…
“Köşeyi dön de, nasıl dönersen dön” derler…
“Bir yere gel de, nasıl gelirsen gel” diye öğütlerler…
Ahlak rafa kalkar…
Sebat etmek “enayilik” haline dönüşür..
Sonuç mu?
Köpek balığı umursamaz artıklarını kimin yediğini…
Remora karnının doyduğuna bakar…
Ve olan; sadece köpek balığının dişleri arasında kalan balığa olur…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir