BİR KODLAMAYSAK, KENDİ KODUMUZU ÇÖZEBİLİR MİYİZ?

01001101 01100101 01110010 01101000 01100001 01100010 01100001

Biz de tıpkı bilgisayar gibiyiz; yaşadığımız her hastalık, her davranış, her düşüncenin bir kodu var diye başlasak söze, ne düşünürsünüz?..

Huzur, mutluluk, başarı, para kazanmak, ilişkiler, evlilik, sınav, konsantrasyon vs… gibi kavramlar… Sağlığımız; alerjiler, adet sancıları, göz bozuklukları, ülser, kanser vs… hastalıkların kodları olduğunu söylesek çok mu ileri gitmiş oluruz?..

Ne mutlu ki, insanlık ailesini ileriye taşıyacak pek çok teknik ve yöntemin gelişmekle birlikte, psikolojimizi, bedenimizi, duygularımızı anlamlı bir şekilde dönüştürmenin yollarını buluyoruz. İnsanoğlu kendini tanıma yolunda ilerledikçe, hastalıkların ve davranışların oluşma sebepleri ile ilgili de çok fazla veriye ulaşmış olduk. Sizinle zaman zaman bu konuda bilgi paylaşımı yaptık. Arzu’nun ‘’Akne Rosea’’ oluşum ve iyileşme hikayesine derginin eski sayılarından ulaşabilirsiniz. Bu ay da, davranışlarımız ve hastalıklarımıza yeni çağ bakış açısıyla bakabilme farkındalığı oluşturmak istedik.

Gelelim kodlara. Kodlar niçin var? Bu kodlar nasıl ve ne zaman oluşuyor?
Bu durumu anlamak için basit üç bilgiyi bilmek gerekiyor.
• Bilgisayarların kendini ifade etmek için sadece iki duruma ihtiyacı vardır. Elektrik var ya da yoktur. Üçüncü bir duruma ihtiyaç yoktur. Varlık ve yokluk.
1= var 0= yok.
1 ve 0 sembolleri bu anlamlarından dolayı bilgisayar yazılımlarında kullanılırlar.
Somut bir örnek verelim; Mesela Whatsaap’ta ya da Google’da ‘’Merhaba Mavişehir Okurları’’ yazmak istiyoruz. Bu kodlamayı her seferinde biz yapıyor olsaydık şöyle bir kod yazmamız gerekirdi:
01001101 01100101 01110010 01101000 01100001 01100010 01100001
01001101 01100001 01110110 01101001 01110011 01100101 01101000 01101001 01110010
01101111 01101011 01110101 01110010 01101100 01100001 01110010 01101001
Ve tabi sizin de anlamak için bir kod dönüştürücüye sahip olmanız gerekirdi.

(https://www.binaryhexconverter.com/ascii-text-to-binary-converter bu çevirmeyi otomatik yapan bir siteyi bu araştırma sırasında keşfettim 🙂 konumuzun başlığının ne olduğunu sorgulamak isterseniz bu sitedeki otomatik çeviriden yararlanabilirsiniz. )

• Canlılar da kodlardan oluşuyor ve bu kodlarla dünyaya geliyor. Sahip olduğu kodlarını da üreme yoluyla diğer nesillere aktarıyorlar. Çünkü, bir canlının tek amacı var; hayatta kalmak. Her canlı türü, kendi soyunun devamı için bir kodlama kullanmak zorunda. Bilgiler nesilden nesile bu yolla aktarılabiliyor.
Tüm canlıların yazılımı dört harften oluşuyor (sembolik olarak) A, G, T, C.
Bu dört harf, farklı sıralamayla;

• Farklı türde canlılar oluşturuyor: Örneğin, Bitkiler, Hayvanlar, Bakteriler, Mantarlar

• Farklı cinste canlılar oluşturuyor: Çam ağacı, gül, papatya, orkide, kaplan, kurbağa, insan……

• Aynı cinsten olan canlıların birbirinden farklı olmasını sağlıyor: Saç- tüy rengi, Göz rengi-göz şekli…..

Genetik bilimi bu kodlamanın şifrelerini çözme yolunda araştırmalarına devam ederken, epigenetik adında bir bilim daha ortaya çıktı. Epigenetik bilimi de aynı kodların şifrelerini çözmeye çalışıyor, ancak arasındaki fark şu; Genetik bilimi canlıların genetik yapılarının dış görüntüleri ile arasındaki bağlantı ile ilgilenir. Yani saç rengimiz, göz rengimiz, bitkilerin yaprak şekilleri gibi fiziksel sonuçları. Ya da kalıtımsal hastalıklar. Epigenetik başka bir bakış açısıyla ilgilenir aynı kodlarla. Bunlardan biri de acaba bu kodların davranışlarımıza bir etkisi var mıdır?

İlk kez 1942 yılında Conrad Waddington’un kullandığı “epigenetik” sözcüğünü en iyi anlatan belki de şu bilindik fıkradır:
Darwin ile Freud’u birlikte gören dertli bir anne kızından yakınmış, “Ey yeryüzünün en büyük dâhileri, kızımın bir derdi var, bu derdin nedenini ancak siz bilebilirsiniz.”
Darwin ve Freud merakla sormuşlar “Kızınızın neyi var ?”
“Kızım çok mutsuz, kötümser, kavgacı, beni deli ediyor”.
Darwin hiç düşünmeden yanıtlamış, “kızınızın sorunu “genetik”.
Freud ise “hayır” demiş, “sorun anneden kaynaklanıyor.”
Anne şaşırmış, çaresizce sormuş, “hanginiz doğru söylüyor?”
Tam o sırada yoldan geçen Conrad Waddington soruyu yanıtlamış: “ikisi de doğru söylüyor hanımefendi, sorun epigenetik”.

Bitkilerle yapılan bir çalışma aşağıdaki sonuçları ortaya koymuştur:
• Strese maruz kalan bitkiler, gen ifadelerini değiştirerek, değişen ortama uyum (adaptasyon) sağlamışlardır. Bunun için gerekirse gen parçalarını kullanmamışlardır. (desactive etmek ) Böylelikle dış görüntülerini değiştirmişlerdir.

• Yeni dış görünüşe sahip bitkiler, stres ortamından uzaklaştırılmalarına rağmen, dört nesil boyunca bu adaptasyonu korumuşlardır. Yani stresten ortaya çıkan uyum sağlayan gen parçalarındaki işlev değişikliği 4 sonraki nesile kadar aktarılmıştır.

• Strese maruz kalmanın hafızası mevcuttur. Bu hafıza dölden döle aktarılabilmektedir. Çünkü canlılar için temel program hayatta kalma programıdır ve bir döl strese maruz kaldığında hayatta kalmak için bazı gen parçalarını kullanmama stratejisini keşfetmiştir. Bu bilgi bu canlı için hayatta kalma stratejisidir. Bu bilgi diğer nesillere bu şekilde aktarılmalıdır.

Tüm bu bilgiler ışığında biraz düşünelim sizinle…
Sadece stres konusunu ele alalım örneğin. Strese maruz kalan bitkiler bununla baş etme stratejisi geliştirip sonraki nesle A-C-G-T kodlarını kullanarak aktarıyorsa, strese maruz kalan hamile bir kadın bu stresle bir şekilde mücadele edecektir. İşe yarayan stresle baş etme şekli bu kadın tarafından kodlanacaktır. Bu kodlar stresle mücadele olarak bir sonraki nesile aktarılacaktır.

Bir danışanımızın hamilelik sırasında yaşamış olduğu stresin yansımalarını örnek olarak verelim:
Anlayarak Hızlı Okuma eğitmeni olan arkadaşımız, gebeliğinin altıncı ayında, isteksiz, hızlı okuma tekniklerini uygulayamayan, bu nedenle çok ama çok yavaş okuyan bir gruba ders verir. Bu durum, eğitmen arkadaşımız üzerinde yoğun bir stres oluşturur.
Peki hamile arkadaşımız bu stresi yoğun olarak yaşarken, tüm stres hormonları bebeğe de geçer mi? Bu çocuk, okula başladığında hızlı okuyamama davranışı gösterebilir mi?.. Cevabımız, evet!
Öyle de oluyor; çocuk okula başladığında okumak çok ciddi bir stres kaynağı oluyor. Okuma ödevini yapmak çocuk için zorlayıcı oluyor. Anne bu durumu fark edene kadar devam ediyor bu durum. Arkadaşımız bu durumun kaynağını fark ettiğinde, kendindeki bilgi kodu değişiyor. Pekiyi bu durumda çocuğun tutumunu da değiştiriyor mu? Evet, değiştiriyor; hem de iki gün içinde rahatça okumaya başlıyor çocuk!

Kendi kodlarımızı keşfetmek ve tüm bunların kaynağını anlayıp deşifre etmek, ruhumuzu özgürleştirir.
Karl Gustave Jung’un bu durumu harika bir cümleyle anlatır;
“Bilincimize çıkmayan şey, kaderimiz olarak karşımıza çıkar.”
Bu kodları keşfetmeye ve deşifre etmeye nerden başlamalıyım diye soruyorsanız; bir önerimiz olabilir elbet; Şimdi annenizi arayın ve onun size olan hamileliğinde yaşanmış olan tüm detayları anlatmasını isteyin. Yazarak çalışın. Bu bilgiyi hayatınızın hangi alanında hala strateji olarak kullanmaya çalıştığınızı keşfedin.
Sherlock Holmes gibi peşine düşün her olayın, ve şifrelerinizi çözün.
Keyifli bir bahar olsun hepinize…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir