ULUS MARKALAŞMASI

Diplomasinin en güzel tanımlarından birini ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln daha 19. Yüzyılda şöyle yapar: “Diplomasi, ulusların kendilerini gördükleri gibi tarif edebilmesidir.”
Vecizenin içindeki söz öbeğine dikkat etmek gerek; “kendilerini gördükleri gibi”.
Lincoln “olunmak istenen”i ön plana çıkarır öznel diplomasi açılımında…
Toplumların kendilerini nasıl “sandığı kadar” nerede gördüklerini de diplomasi yoluyla ifade ettiğinin altını çizer Lincoln…
Haklıdır da…

***

Atatürk modern Türkiye’nin dünyaya projeksiyonunda, Abraham Lincoln’ün yöntemini izledi.
Türkiye’yi “gördüğü, görmek istediği, ya da olacağı haliyle” yansıttı batıya…
Halkı eğitimsiz, ekonomisi bitmiş bir ülkeyle yola çıkmıştı Atatürk…
Ama dünyaya gösterdiği Türkiye apayrıydı büyük önderin…
Dışa verdiği fotoğraf; “batılı, modern; siyasi, sosyal, ekonomik yol haritalarını oluşturmuş ve hedeflerine kilitlenmiş bir Türkiye”ydi…
Batı ve dünya, Atatürk’ün çektiği bu fotoğraf ışığında benimsedi ve kabullendi Türkiye’yi…
Diğer ülkeler Türkiye’nin kendisini böyle gördüğüne, yeni cumhuriyetin Atatürk’ün gösterdiği şekli alacağına ikna oldular…
The Illustrated London News’ın 23 Şubat 1929 tarihli sayısının kapağında Atatürk’ün, manevi Kızı Nebile’nin nikâhında Ankara Palas’ta frak giymiş halde dans ederken çekilmiş fotoğrafının kullanılması, batının Türkiye’yi görmeyi umduğu yerin göstergesiydi bir anlamda…

***

Peki, günümüze geldiğimizde aynı şeyi söylemek mümkün mü?
Ne yazık ki değil…
Hatta araya uçurumlar girmiş durumda…
Türkiye, batının gözünde artık “çağdaş bir Avrupa ülkesi” olma noktasından hızla uzaklaşıyor…
Acıdır ki, gittikçe bir Ortadoğu ülkesi görüntüsüne bürünüyor Türkiye…
Yurt dışına çıktığınızda, bir batılı ülkeye yolunuz düştüğünde çok net gözlemliyorsunuz Türkiye’nin imajındaki bu değişimi…
Her yurt dışına çıkışımda, oradaki sanatçı, gazeteci, yazar vs. dostlarımla, yani konuk olduğum ülkelerin aydınlarıyla Türkiye’ye dair sohbetlere girerim…
Bundan beş on yıl önce yurtdışındaki entelektüellerle girdiğim Türkiye sohbetlerinde gündem başlıklarımız farklıydı…
Ne var ki; son yıllarda muhatap olduğum sorular farklı…
Gezi Parkı’nı soruyor insanlar…
“Twitter hala kapalı mı?” diyenler bile var… Kadına yönelik şiddeti soruyorlar…
İlk kez 28 yıl önce bir röportaj vesilesiyle gitmiştim Amsterdam’a.
“Fes takıyor musunuz, kaç kadınla evlenme hakkınız var?” gibi sorularla muhatap olduğumda ülkeme yönelik bu önyargılar karşısında çok üzülmüştüm…
Ama şimdi öyle sorularla muhatap kalıyorum ki önyargılar bile yanında masum kalıyor…
İnternet sayesinde artık gizli saklı yok…
Türkiye’de kuş uçsa tüm dünya canlı yayında izleyebiliyor…
Kol kırıldığında yen içinde kalmıyor günümüzde…
Sağır sultan bile duyuyor kırılan kolun çıkardığı sesi…

***

Ömrünüzde bir kere bile Avrupa’da bulunmadıysanız devekuşu misali yaşar gidersiniz…
Her tarafta arka arkaya açılan AVM’lere, dev bina bloklarına ya da caddede seyreden lüks otomobillere bakıp “Vay be, amma da geliştik” diyebilirsiniz…
Ancak bu sadece kendi kendinizi kandırmak olur…
Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Dubai’de çok daha büyükleri ve modernleri var…
Var da ne oluyor?
Olay evrensel kültüre sağladığınız katkıyla bağlantılı…
Futbolda, bir Avrupa takımını yendiğimizde yer gök inliyor inlemesine…
Ama bu suni bir tatminden öteye geçmez…
Zira spor sadece bir ülkenin adını duyurur…
Bir ülkeyi tanıtan ve anlatan ise sanatçısıdır, bilim insanıdır, entelektüelidir…
Dünyaya mal olmuş kültür elçileridir bir ulusun dışa açılan yüzü…

***

Ne diyordu Lincoln; “Ulusların “kendilerini gördükleri” gibi ifade edebilmeleri…
Dışa sunduğumuz manzara(lar) aslında kendimizi nasıl gördüğümüzün bir ifade ediş şekli… Türkiye’yi izleyen bir yabancı neler görüyor?
Özgürlüğü tartışılan bir hukuk sistemi…
Yıllarca ne için suçlandığını bile bilmeden cezaevlerinde kalanlar…
Biber gazı ve tazyikli su altında kalanlar…
Fişi çekilen bir soysal medya…
Baskı altındaki bir basın…
Pisipisine can verenler…
Vs. vs. vs…
Siyasetin diline bakıyorsunuz tam bir facia. Küfürler gani.
Milletin vekilleri yumruk yumruğa.
Seçim hileleri ayyuka çıkmış…
Sosyal hayata bakıyorsunuz.
Kadına şiddet gırla…
Sivil toplum kuruluşları birer tabela derneğinden farksız…
Dış ilişkilere bakıyorsunuz hepsinden kötü. Tüm komşularıyla arası açık bir Türkiye…
Nezaketten ve seviyeden uzak, külhanbeyi edasında bir diplomatik dil…
“Ne bakıyorsun lan”dan, ya da “Gelmeyeyim oraya bak” tan öteye geçemeyen bir sığ jargon…
Hal böyleyken Avrupa Birliği’ne girmek için suni, samimiyetsiz bir arzu.
Ve duvara toslayınca da “Müslüman’ız diye bizi almıyorlar” gibisinden psikolojik savunma mekanizmaları…

***

Dikkat edin birçok batılı uluslararası organizasyonun dışında kalmaya başladı Türkiye…
Sanki batıdan sistematik bir biçimde uzaklaşılıyor…
1956 yılından beri katıldığımız, Türkiye’nin tanıtımı açısından büyük önem taşıyan Eurovision Şarkı Yarışması’ndan çekildik…
Neden? Çekildik de, tavşan dağa küstü de ne oldu…
Umursayan mı oldu?
Çekilmekle kalmadık, naklen yayınını bile kestik…
Futbol alanında yaşanan skandallardan ötürü UEFA’nın aforozuna ne demeli?
Yıllarca Türkiye’yi “Ağabey ülke” kabul edip saygıda kusur etmeyen diğer Müslüman ülkelerin gözündeki imajımız bile artık eskisi gibi değil.
Uluslararası organizasyonları sadece “talip” olan ama bir türlü ev sahipliği yapamayan bir Türkiye…
Sadece futbolda değil tüm spor branşlarında nal toplamaya başlamış bir Türkiye…

***

Bunlar ne yazık ki Türkiye’nin sunduğu görüntüler olmaktan da öte, Lincoln’un dediği gibi kendimizi nasıl gördüğümüzün bir özeti…
Ya da birilerinin Türkiye’yi nasıl görmek istediğinin bir prototipi…
“Bize ne kardeşim, nasıl isterlerse öyle görsünler” diyenler de vardır, olabilir…
Ama 21. Yüzyılda bu yaklaşım psikolojik mastürbatif bir avuntudan öteye geçmiyor…
Günümüzde “Ulus markalaşması” kavramı belirliyor bir ülkenin vizyonunu…
Artık turist çekmekte, yabancı yatırımcılara davet çıkarmakta, uluslararası lobi çalışmalarında hep “Ulus markalaşması” öne çıkıyor…
Bu kavramı sadece turizme indirgemek hatalı olur…
Ulus markalaşmasında ülkenin siyaseti de, eğitim düzeyi de, vizyonu da özetle tüm değerlerinin sentezi söz konusudur…
Yani tüm dinamiklerin bir sentezidir bu aslında…

***

Bir söz vardır: “Siz kendinizi nasıl satarsanız, diğerleri de öyle alır.”
Aslında Lincoln’ün diplomasi tanımıyla örtüşen bir yaklaşımdır bu..
Burada önemli olan kendinizi nasıl anlattığınızdır…
Eskiden, hatta daha 1930’lu yıllarda, Türkiye kendisini “Yüzünü batıya çevirmiş, gelişmeye kararlı” bir ülke olarak lanse etmişti dünyaya…
Ama gerek devrimleriyle, gerek kültürel hamleleriyle içini doldurmuştu bu tezin…
Bugün “Ulus markalaşması”nda dışa sunulmak istenen “Güçlü ülke” imajıyla “güçlü” kavramından anlaşılan kavramlar farklıdır…
Uluslararası bağlamda “güçlü” olmak; dünyada sözünün geçmesi, saygı görmek, demokrasi bağlamında örnek olmak, bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda ön plana çıkabilmekle eşdeğerdir
Son yıllarda Türkiye’nin “sunduğuyla” “gerçeği” arasındaki bu çelişki göze batar hale gelmiştir…

***

Sorun Türkiye’nin son yıllarda marka değerinin düşmesidir…
Türkiye’nin uluslararası imajı hızla değişirken marka değerindeki bu azalma gittikçe Türkiye’yi Ortadoğu’ya yaklaştırmakta ve yalnızlaştırmaktadır…
Türkiye değişmiştir, kabul…
Ama değişmek değil, gelişmektir önemli olan…
Gelişmek ise evrensel doğruları benimsemekle ve hazmedebilmekle mümkündür…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

4 Comments

  1. Yard. Doç. Dr. Suavi TUNCAY

    24 Haziran 2015 at 13:33

    Uğurcuğum eline koluna diline sağlık.
    İnan ki Tam bilimsel bir makale olmuş.
    Tebrik ve takdirlerimi sunuyor, gözlerinden öpüyorum..
    Bu çalışma içinde TÜRKBİLİM 17 SAYIMIZ İÇİNDE YER ALACAK BİR MAKALEME ATIFTA BULUNDUM..
    Seni tekrar tebrik eder, gözlerinden öperim…Çay içmeye bir gün beklerim haber ver.
    selam ve başarı dileklerimle…

  2. Mustafa Sahin

    24 Haziran 2015 at 14:17

    Sevgili Ugur, yazilarini takip ediyor ve zevkle okuyorum. Selamlar.

  3. Yrd. Doç. Dr. NIMET BAŞBUĞ

    24 Haziran 2015 at 23:59

    Sayın Uğur Hocam..Harika 1 sosyaoljik tahlil yapmışsınız..Ülke gerçeklerine eleştirel gözle bakabilen objektif vatandaşların kaygı ve tepkilerine ses olmuş bu makaleniz..Bu çalışmanız için çok teşekkür ediyor ve sizi takdirle izlemeye devam ediyoruz..Yard.Doç. Dr. NIMET BAŞBUĞ

  4. Müyesser

    27 Haziran 2015 at 09:43

    ” Değişim kaçınılmaz. Gelişim ise isteğe bağlıdır.”
    İstemedik gelişimi , istemedik uygar olmayı…
    Her şey ” mış ” gibi …Savaşçı olanlar ise büyük bedel ödüyor.
    Sanıyorum gen yapımızda eksik olan birşeyler var.

    Yazınız gerçeğin aynası.
    Teşekkürler Uğur Bey.Saygılarımla.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir