ÖRT Kİ ÖLEM

ATV’de yayınlanan ve Kenan Işık’ın başarılı sunumuyla zirveye taşıdığı (Ancak değerli sunucunun sağlık sorunlarından ötürü bir süredir Selçuk Yöntem’in yönettiği) bir bilgi yarışması var:”Kim Milyoner Olmak İster?” Yarışma, hem bilgi veriyor hem de izleyenlerin kendi bilgi birikimlerini sınamasını sağlıyor… Aynı zamanda, dolaylı olarak Türkiye’nin bir gerçeğini de yansıtıyor yarışma… Eğitim alanında durumumuzun ne kadar içler acısı olduğunu… Ya da eğitim alanında uygulanan sistemin içinin ne denli boş olduğunu… Programa yarışmacı olarak katılan, Türkiye’nin en gözde üniversitelerinde okuyan hatta bu üniversiteleri Türkiye çapında dereceyle kazanmış ya da tamamlamış gençlerin performansları(!) gerçekten düşündürücü… Daha ilk soruda elenenler, en basit sorularda bile joker kullananlar; halk arasında neredeyse her gün kullanılan bir deyimin bile ne anlama geldiğini bilmeyenler, ülkenin yakın tarihinden tamamen habersiz gençler… Bu trajik tablo, Türkiye’de eğitim sisteminin gençleri hayata ne denli boş hazırladığının bir itirafı gibi… Okullarda gençlerin beyinlerinin ne kadar gereksiz bilgilerle doldurulduğunun da…

***

Eğitime öğretime yönelik hatalı pragmatik yaklaşımın bir sonucu aslında bugün gelinen nokta…
Sosyal hayattaki başarıdan ziyade belirli menfaatleri hedefleyen eğitim anlayışının iflasının onanması bir anlamda… Geçmişte de böyleymiş bu, bugün de böyle…
Osmanlı, askeri alanda arka arkaya gelen hezimetlerin ardından fark etmiş eğitimin önemini.
İlk açılan batılı anlamdaki okullara bakarsak büyük bölümü askeri alanda, ordunun revizyonunu amaçlayan eğitim kurumları…
Yani toplum bilgilensin, bilinçlensin diye bir kaygı yok…
Birincil erek, yeniden savaş kazanabilecek hale gelmek!
Günümüzde de ayrı pragmatik anlayış sürüyor… Eğitimin amacı gencin iyi bir üniversite kazanması, iyi bir meslek sahibi olması yani “kendini kurtarması…”
Genci hayata değil, gireceği sınav(lar)a hazırlayan bir anlayış
Bilginin niteliği değil, niceliği önemli.
Gündelik hayatın ve toplumsal yaşamın beklentileri değil, müfredatın içeriği tek kıstas. Gence ne kazandırdığını önemseyen yok, yeter ki sınavı kazandırsın!

***

Bu sistemin, bu anlayışın ürünü olan gençler tek yönlü beslenmekten (eğitilmekten) beyinsel obeziteye uğramış adeta…
Teorik açıdan iri, pratikte hantal!
Beyni detaylarla tıka basa doldurulmuş ama öze dair bilgisiz bırakılmış bir gençlik… Paradoksa bakar mısınız, genç Nil Nehri’nin uzunluğunu, dünyanın yüz ölçümünü biliyor ama bankada havale yapmayı, dilekçe yazmayı bilmiyor…
Genç, matematik formüllerini hatmetmiş, amipin üremesini bile ezberlemiş ama iadeli taahhütlü bir mektup göndermeyi bilmiyor.
Genç bilgisayarın klavyesine dokunarak oturduğu yerden dünyaya açılıyor ama yabancı dil bilmiyor…

***

“Eğitim, öğretim şart” deyip duruyoruz sürekli… Burada da başka bir paradoks çıkıyor karşımıza…
Eskiden eğitim alabilmek bir imtiyazdı, okullar sınırlıydı, okuyabilmek zordu.
Ama o dönemlerde toplum çok daha saygılı, çok daha medeniydi…
Kültür, sanat, kitap çok daha fazla önemseniyordu..
Günümüzde eğitim öğretim olanakları çok daha geniş, hemen hemen her şehirde bir üniversite mevcut.
Ama bugüne baktığımızda birçok erdem yok olmaya yüz tutmuş durumda, kitap okunmuyor, sanata değer veren yok, toplum evrensel değerlerden kopuk..…
Demek ki “eğitim öğretim şart” demek yeterli değil…
Esas odaklanılması gereken soru: “Nasıl bir eğitim, nasıl bir öğretim?”
Gence, mezun olduktan sonra hiçbir zaman kullanmayacağı, gerekli gereksiz birçok bilgiyi ezberletmeye yönelik, şekilci bir öğretim mi; yoksa genci hayata hazırlayan bir eğitim anlayışı mı?

***

İş görüşmelerinde aday kendisini anlatmaya başlıyor: “Falanca okulu şu dereceyle bitirdim, şu alanda yüksek lisans yaptım, şu kurslara katıldım… vs. vs. vs.”
İşveren hiç sormuyor hangi sporu düzenli yaptığını, hangi sanat dalıyla ilgilendiğini hangi sivil toplum kuruluşlarına üye olduğunu
Diploma notu tek ölçüt…
Oysa okul başarısıyla hayat başarısı farklı şeylerdir ve çoğu zaman iki kavramın arasında doğru orantıya rastlayamazsınız…
Okul yaşamında vasat bir öğrenci iş yaşantısında çok başarılı bir yere gelebilir ya da bunun tam tersi; üniversiteyi dereceyle bitiren bir genç çalışma hayatında sıradan bir personel olmaktan öteye geçemeyebilir…
Tıpkı Einstein için zamanında “Bu çocuk okumaz” denmesi gibi…

***

Bugün toplumsal eksikliklerimizin hepsi içi boş eğitim sisteminin bir sonucudur aslında…
Medeni cesaret yoksunu bir toplum olmamız öğrencilik yaşamında bireyin özgün fikrini beyan etmesine, sorgulamasına, eleştirmesine izin verilmemesinin bir sonucudur.
Bugün sporda dünya çapında isimler yetiştiremiyorsak beden eğitimi dersinin mevcut sistemde fuzuli bulunmasının neticesidir…
Bugün toplum olarak okumayı sevmiyorsak bunun da altında edebiyatı “mefailün failün”e endeksleyerek gençlerin küçük yaşta kitaplardan soğutulmasını aramamız lazım…
Bugün, sanat alanında evrensel değerler çıkartamıyorsak; bu, sanatla ilgilenmenin derslerden geri kalmakla eşdeğer görülmesinin sonucudur…
Bugün, uluslararası literatüre geçmiş Türkiye patentli bilimsel buluşlar, araştırmalar yok denecek kadar azsa bu da üniversite eğitiminde niceliğin niteliğin önüne geçmesinin bir neticesidir.

Ve bugün, çağdaş ülkelerle aramızdaki entelektüel uçurum derinleşiyorsa bu da İkinci Meşrutiyet döneminde “Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim” diyen Emrullah Efendi’nin şaka yollu yaklaşımını ciddiye alan zihniyetin sonucudur…

***

Ufak tefek rötuşlara değil zihniyet devrimine ihtiyaç duyulmaktadır Türkiye’de eğitim alanında…
İki kere ikinin dört etmesi kadar kesin bir gerçektir bu…
Her gelen hükümetin kendisine göre bir sistem uygulamasıyla yapboz tahtasına dönen eğitim ne çağın ne de sosyal hayatın beklentilerine karşılık vermektedir…
İlköğretiminden üniversitesine kadar sistem çoktan çökmüştür…
Sistemin gözünde iyi öğretmen müfredatı eksiksiz aktaran eğitimcidir…
Ne mi olur?
Öğretmen üniversiteden mezun olur, kendisini geliştirmek gibi bir kaygı gütmez, emekliliğine kadar aynı bilgileri tekrarlar durur…
Sistem üniversitelerden sadece gençleri meslek sahibi yapmasını bekler.
Ne mi olur?
Emanuel Kant’ın “Fakülteler Çatışması” eserinde altını çizdiği gibi üniversiteler “doldur boşalt” zihniyetiyle çalışan “yüksek lise”ler halini alır…
Sistem için başarılı öğrenci üniversiteye giriş sınavında iyi bir fakülteye yerleşmeye hak kazanmış öğrencidir…
Ne mi olur?
Öğrenci daha ilköğretimden itibaren hem anne babası hem de öğretmenleri tarafından sanatla, sporla, edebiyatla uğraşmanın kendisine vakit kaybettireceğine şartlandırılır.

***

Peki, kim yapacak bu devrimi?
“Bir devlet okuluna kapağı atayım da emekliliğimi garantileyeyim” diyen öğretmen mi?
Batıda lisans düzeyinde bile aranmayan devam zorunluluğunu “aman öğrenci başka şeyle uğraşmasın, okula gelsin gitsin yeter” diyerek ön şart olarak benimseyen üniversiteler mi?
“Evrensel doğrularla yetişmiş, dünya vatandaşı bir nesil” değil “dindar bir nesil” yetiştirmeyi hedefleyen anlayış mı?
Çocuğunun deve kuşu gibi kafasını kuma gömüp sadece derslerine ve sınavlarına konsantre olmasını teşvik eden anne babalar mı?
Batılı akranlarının entelektüel donanımı ve vizyonu karşısında yetersizliklerini görmelerine rağmen kendilerine dayatılan bu kof sisteme “eyvallah” diyen öğrenciler mi?
Bir yanlışın bilincinde olup da o yanlışı değiştirmek istemeyenlerin o yanlıştan menfaatleri vardır…
Yanlış yıllardır bu kadar açıkken kimse değiştirmeye yeltenmiyorsa demek ki herkesin işine geliyor bu içi boş eğitim sistemi…
Elbette istisnalar yok değil…
Ama sistem kendisini öyle güzel koruma altına almış ki, “hataları dillendiren(ler)” anında sindirilip öğütülüyor…
“Uyandırma kerizi, bulandırmasın denizi” yaklaşımı tüm eğitim sistemini ele geçirmiş adeta….

***

Soruyor sunucu: “Buzağı hangi hayvanın yavrusudur?”
Genç, joker kullanıyor, iki seçeneği eliyor ve “inek ile manda” arasında seçimini yapıp “inek” yerine “manda” diyor…
Soruyor sunucu: “Kötü komşu insanı ne sahibi yapar?”
Bu çok bilindik atasözünden habersiz genç “ev” seçeneği yerine “dert” diyor..
Soruyor sunucu: “Anlatılmak istenen düşüncenin, dolaylı bir şekilde ifade edilmesi anlamında kullanılan söz hangisidir?”
Genç “satır arası” yerine “kapı arkası” yanıtını veriyor…
Ödülün ne anlama geldiğini soruyor sunucu; genç “mükâfat” seçeneğini söylemiyor, “lütuf” diyor…
Bilgi kelimesinin eş anlamlısını soruyor sunucu; genç “malumat” yerine “hakikat” diyor…
“Bir olayı kutlamak veya eğlenmek için düzenlenen yemeğe ne ad verilir?” diyor sunucu; genç “şölen” yerine panayır yanıtını veriyor…
Bu yanıtları veren gençler üniversite öğrencisi…
Ve hepsi de Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde eğitim görüyorlar…
Hatta kimileri üniversiteyi dereceyle kazanmış veya tamamlamış…
İşte, “Kim Milyoner Olmak İster?” programının gösterdiği sosyal gerçek bu… Eğitim sürecini tamamlayıp hayata atılmaya hazırlanan bir neslin durumu buysa… Söylenecek tek bir söz kalıyor… “Ört ki ölem”

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

4 Comments

  1. SEFA MAKEDONYALI

    22 Mayıs 2015 at 18:42

    Sayın Uğur Hocam, Yeni makaleniz için çok teşekkürler..Elinize, emeğinize sağlık…Gündelik hayatın ve toplumsal yaşamın beklentileri karşısında çaresiz kalan bir gençlik istemiyorsak,evrensel doğrularla donanmış dünya vatandaşlarını yetiştirebilecek bir eğitim sistemi şarttır.Sevgi ve saygılarımla..Yrd.Doc.Dr. SEFA MAKEDONYALI

  2. müyesser

    23 Mayıs 2015 at 10:21

    Değerli yazınız,tümüyle ülkemizdeki eğitim ve öğretim sisteminin gerçeğini yansıtıyor.Son olarak 1948’de Hasan Ali Yücel ,İ.Hakkı Tonguç gibi ANIT eğitimcilerimizin damarları kesilmeye başladı.Yeni eğitim programları öğrencilere o güzel beyinlere yalnızca bir çöp yığını gibi gerekli ,gereksiz bilgi depolamaktan öteye geçemedi .Düşünen,yorum yapan,tartışan,kültür ve sanat etkinlikleri yaşam şekli olan çocuklarımız ve gençlerimiz ;yalnızca sonuca odaklı test sistemine kurban edildi.Ve ne acı ki eğitimciler de bu sisteme hiç mi hiç tepki vermediler.Tepki verenler ise başarısız ilan edildi.
    Öylesine aydınlatıcı bir yazı yazmışsınız ki …
    Evrenselliğiniz insanımızı uyandırıyor…
    Aydınlığa açılan günler dileğiyle…Ve de saygılarımla…

  3. Yard. Doç. Dr. Suavi TUNCAY

    23 Mayıs 2015 at 10:30

    Değerli dostum her zaman olduğu gibi harikasın! Ne yazık ki hayatımızın her alanında bu gerçeklere sıkça rastlıyoruz. Deveye sormuşlar neren eğri? Nerem doğru ki demiş. Güzel bir bakış…Eğitim böyle, kültür böyle, siyaset daha bir acımasız,buluş ve teknoloji mi? o ne demek? iki üç dört sayıların savaş! Üniversiteler böyle ya ilk öğretim ve lise nasıl? suyun kaynağı menbası bozulmuş! Nefaset yok. Suyun derecesi yüksek çay kahve bile zevk vermiyor! Yemek nasıl pişer? Lezzet denen kavram nerede var? Kötümse tablo mu çiziyoruz yoksa! Allah kerim rızkını o verir. Selam ve sevgilerimle..Görüşmek üzere…

  4. hakan

    24 Mayıs 2015 at 03:06

    kiymetli dostum egitim seviyemiz on yil daha bu anlayisla surerse dunyanin bilim ve teknolojisinin cok uzaginda kalicagimiz kacinilmazdir ,bu gercegi tum platformlarda anlatmaya calismak gerekir ,yoksa gelecek nesillere cagin cok gerisinde kalmis turkiye birakmakla gorevlerimizi yeterince yapmadigimizi dusunuyorum;sevgi ve saygilarimla

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir