YORGUN RUHLAR ÜLKESİ TÜRKİYE

Yorulmak sadece bedensel bir reaksiyon mudur?
Yani, kaslar mı yorulur sadece?
Ruh yorulmaz mı?
Yürek yorulmaz mı?
Vücut, çok yorulduğunda “yeter” demesini bilir de; ruh isyan etmez mi hiç?
Eder… Bal gibi de eder…
Ezildiğinde, baskılandığında, yıldığında, ruh da yorulur…
Ruh da dermansız kalır…
Ruh da bitap düşer…

***

Gittikçe “ruhu yoran” bir ülke halini almaya başladı Türkiye…
Medeni, evrensel değerlere bağlı, başkalarına da saygılı ruhlar takatsizliğin pençesinde…
Nasıl olmasın?
Ruhu güzellik besler…
Ruhu zarafet besler…
Ruhu asalet besler…
Ruhu aydınlık besler…
İnsanı insan yapan değerlerin hızla “değersizleştiği”, erdemlerin tepetaklak olduğu ve eğitimsizliğin prim yapmaya başladığı bir toplumda ruh nasıl yorulmaz?

***

Trafikte kırmızı ışık yanar…
Medeni ve bilinçli bir yurttaş olarak durur, yayalara yol verirsiniz…
Ama hemen arkanızdan gelen bir “serseri” durmaz ve basar geçer…
Ve biraz ötede (belki de sadece bir farınız yanmıyor diye size ceza kesen) trafik polisi vardır…
Görür, ama kılını bile kıpırdatmaz…
Ruhunuzu kandırılmış hissedersiniz…

***

Yazdır… Hafta sonudur…
Ailenizle birlikte yazlığınızdasınızdır ya da bir plaja gitmişsinizdir…
Bir grup kendini bilmez gelir peydahlanır yanı başınızda…
Ortalık yerde mayolarını değiştirirler…
Herkesi rahatsız edecek bir biçimde gürültülü ve taşkınlık içinde (sözüm ona) eğlenirler.
Arka arkaya devirdikleri biraların şişelerini, yedikleri karpuzun kabuklarını sağa sola atarlar…
Çevrenin ve güzelliklerin ırzına geçerek ayrılırlar gün bitiminde…
Burnunuzdan gelir
Ruhunuz daralır bu ilkelliği seyrederken…

***

Otomobilinizi park etmeniz gerekiyordur…
Güçlükle bir yer bulursunuz aracınıza sokak arasında…
O da ne?
Hemen, mafya bozuntusu bir tip bitiverir yanınızda…
Para ister sizden…
Vermezseniz, bilirsiniz ki başına bir şey gelecek arabanızın…
Polis de görür, belediye de görür…
Şikâyet de edersiniz ama değişen bir şey olmaz…
Paşa paşa verirsiniz “haracı”…
Ruhunuz inancını yitirir sisteme…

***

Esnafsınızdır…
Üç kuruş ya kazanır ya kazan(a)mazsınız…
Devlet vergileriyle kârınızın neredeyse yüzde ellisine ortak olur…
Yine de “vergi namustur” der, sineye çekersiniz…
Ama bakarsınız, bir günde sizin bir aylık cironuzun bilmem kaç misli kazananlar sizin ödediğiniz verginin yarısını bile vermiyor…
Ruhunuz küser…

***

Anne babasınızdır…
Ülkenize hayırlı bir evlat yetiştirmek ister, üzerine titrersiniz çocuğunuzun…
Sonra ehliyetsiz bir sarhoşun arabasıyla çarpması neticesinde, ya da eğitimden hiç nasibini almamış bir serserinin tabancasından çıkan bir kurşunla soluverir fidanınız…
Ya da bir sapığın ellerinde kararır evladınızın geleceği…
“Hukuk” dersiniz ama verilen cezayı öğrenince yüreğiniz daha da yanar…
Ruhunuzdan dağlanırsınız…

***

Eğitimcisinizdir…
Öğrencilerinize sürekli öğrenmenin erdemini anlatırsınız…
Okumanın önemini…
Sonra bir bakarsınız çocuklarınız medyanın pompaladığı seviyesizliklerle kuşatılmış…
Türkiye’de bir şey olabilmenin yegâne yolu topçuluk ya da popçuluk olarak sunulmaya başlanmış…
Çabalarınızın nafile kaldığını görürsünüz…
İdealizminizle baş başa kalırsınız…
Ruhunuz örselenir…

***

Ailenizle yürüyüşe, alışverişe çıkarsınız…
Yanınızdan gelip geçenler vardır…
Adam arkadaşıyla sohbet ederken etmedik küfür bırakmaz…
Eşinizin, kızınızın yüzü kızarır…
Ruhunuz isyan edecek olur, susarsınız…

***

Bir arkadaşınızla telefonda ülke meselelerini konuşuyorsunuzdur…
Hararetlenir sohbet, kaptırırsınız kendinizi, bir hayli derinlere inersiniz…
Kapattıktan sonra telefonu, bir kuşku kaplar içinizi “dinlediler mi acaba?” diye… Bir kurt düşer yüreğinize…
Günlerce sürer huzursuzluğu…
Bilinçaltındaki “gözaltı” izler sizi her yerde… Ruhunuz daralır…

***

Sinemaya gidersiniz, önünüzde veya arkanızda arsızca gülüşenler, saygısızca konuşanlar keyif meyif bırakmaz…
Maça gidersiniz küfredenler dört bir yanda…
Toplu ulaşım araçlarından birine binersiniz içerisi leş gibi ter kokuyordur…
Yolda yürürsünüz çevrenizde bağıra çağıra cep telefonuyla konuşanlar tüm huzurunuzu kaçırır…
Kuyrukta beklersiniz, iki dakika bile sabredemeyenlerin çıkardığı kavganın ortasında kalırsınız…
Aracınızla bir yaşlıya ya da bir engelliye yol verirsiniz arkanızdaki magandalar basar kornaya sanki küfredercesine…
Balkonunuzda otururken üst kattaki komşunuz saygısızca halısını silkeler üzerinize…
Gecenin bir vakti para gerekir, bankamatik kulübesine girersiniz, içeride sarhoşun biri sızmıştır, yüreğiniz ağzınıza gelir işlem yaparken…
Bir sorununuz vardır, belediyeyi ararsınız, sizin vergilerinizle maaş alan yetkililer “ilgileneceğiz” derler ama ne gelen vardır ne giden…
Aracınızla sokağınıza girersiniz, bakarsınız bir kamyon durmuş ev taşıyor, ne izin almış, ne bilgi vermiş; keyfine göre kapatmış yolu saatlerce…
Apartmanınızın otoparkı vardır, sabah aracınızı almaya gidersiniz ama bakarsınız saygısızın birisi girişe park etmiştir pişkinlikle…
Zemin katta otuyorsunuzdur, bir bakarsınız gecenin bir vakti iki kişi kavgaya tutuşur pencerenizin önünde; ayırsanız bir dert, “yapmayın” deseniz alın başına başka bir dert!
Yağmurlu bir günde caddeden hızla geçen araç üzerinizi çamur içinde bırakır gider…
Bir kilometre ötede benzin istasyonu, ya da bir iki sokak sonra bir umumi tuvalet vardır ama sabretmez, yolun kenarına yapar tuvaletini koca koca adamlar utanmadan, sıkılmadan…

***

İsmet İnönü “Haklılar da haksızlar kadar cesur olmalıdır” demiş…
İyi güzel de…
Toplumumuzda medeni ve saygılı bir biçimde yaşayan nüfus son yıllarda iyice azınlığa düşmüş durumda…
Ama tarihte, ama günümüzde dünya üzerinde hep “cahiller” ezilmiştir…
Ama ne hikmetse (ve nasıl oluyorsa) saygılı, çağdaş insanlar eziliyor bu ülkede…
Türkiye bu özelliğiyle bir “ilk”, bir “prototip” olma yolunda ilerliyor…

***

Aydın toplumunu eğitmeli…
Tamam, ama nasıl?
Sıkıysa, yere tüküren birisini uyarın…
Ya da ağzından salyalar akarak kornaya basan birisine bunun yanlış olduğunu söyleyin…
Alacağınız yanıt bellidir: “Sana ne ulan!”, ya da “Yedik mi be!”, “Sen kim oluyorsun ulan” veya “Senden mi öğreneceğim yahu!”
En iyi hesapla bir yumruk yersiniz…
Bıçaklanmak, sıkı bir dayak yemek hatta “kim vurdu”ya gitmek işten bile değil… Gazetelerin üçüncü sayfaları artık bu tür haberlerden geçilmiyor: “Uyardı, canından oldu”
Goethe “dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçmiş halidir” diyor…
Acıdır, medeniyetten nasibini alamayanlar bu toplumda çoğunluk olduklarının bilincine vardılar artık…
Ve çoğunluk olmanın sözde imtiyazını fütursuzca kullanmaya başladı Türkiye’de bu kesim…
Saygılı, uygar, eğitimli kesimin üzerindeki baskı günden güne artıyor…
Siz istediğiniz kadar kimsenin özgürlük alanına müdahale etmeden yaşamaya çabalayın…
Hatta hiç etliye sütlüye karışmadan izole edin kendinizi toplumdan…
Bu da bir kurtuluş değil…
Siz, düzgün bir biçimde yaşamaya gayret etseniz bile…
Birileri bir şekilde atlıyor yolunuza…
Hatta sakınan göze çöp batar misali, en büyük mağduriyeti başkalarının haklarına en saygılı yaklaşanlar yaşıyor…

***

“Eğitim şart” diyoruz…
Doğru, güzel ama Türkiye’de toplum çok daha eğitimsizken bile böyle değildi durum… Eskiden şimdiki kadar çok okul da yoktu, üniversite de yoktu…
Okuyabilmek, üniversite bitirmek her gencin harcı değildi…
Ama “insanlık” denen bir şey vardı…
İşte bizi biz yapan bu değeri yitirdik…
İnsanlıktan uzaklaştık…
Herhangi bir ulvi davranışla, ya da minicik bir iyilikle karşılaştığımızda “insanlık ölmemiş daha” dememiz bile bunun bir kanıtı değil mi?

***

Yorgun ruhlar ülkesi oldu Türkiye…
Ruhumuz yoruldu…
“Lütfen, teşekkürler, özür dilerim” gibi sihirli cümleleri işitemez olduk…
Sabah işe giderken karşılıklı “günaydın”laşmalar tarihe karıştı.
Gülümsemekten, “merhaba” demekten aciz bireylerin oluşturduğu bir toplum halini aldık…
Herkesin yüreğinde bir endişe…
Sabah evden uğurlanan çocukların dönüşü biraz gecikse paniğe kapılır oldu aileler…
Herkes aracına, evine, alarm, kilit üstüne kilit taktırıyor…
“Aman bulaşmayayım” yaklaşımı en temel savunma refleksi haline geldi…

***

Beden yorulmaz sadece…
Ruh da yorulur…
Yorulan beden dinlenmekle kendine gelir… Peki ya ruh bitap düştüyse?

Uğur Oral
Gazeteci – Yazar 
ugur@uguroral.com.tr

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

3 Comments

  1. ARZU YELKEN

    22 Aralık 2014 at 15:12

    Uğur hocam eline, yüreğine, kalemine sağlık..Ayne yazdığın gibi,her geçen gün artan sosyolojik gerilim altındayız. Bu kronik gerilim atmosferi artık ne yazık ki bedenlerimizi yormayı geçti, ruhlarımızı esir almaya doğru gidiyor..Bu ruhsal açıdan yıkıcı ortamın kahramanları sanki toplumsak toleransı sınamak gibi kumar oynamaya niyetliler..Bu çok riskli kumarın sonu nasıl biter sanırım, zaman gösterecek..Doc.Dr. Mercan LAPİN

  2. Levent

    22 Aralık 2014 at 20:08

    Sevgili Uğur,
    Yazdıkların, yaşadıklarım.
    Hissettiklerin, duygularım.
    Bende yazında konu ettiğin
    “Ruhu yorgunlardanım.”
    Ama umutsuz değilim,
    Çünkü,
    Bu aziz milletin özünü,
    Tarihten hatırlar,
    Gelecek güzel günlerin,
    Hayalini kurar, umutlanırım.
    Yoksa,
    Önceki bir yazında anlattığın,
    Çekip gidenlerden biri olmayayım.
    Temel sıkıntı kardeşim,
    3 Beyaz zambak(aydınlar, din adamları, medya)
    Hala açmadı…

  3. müyesser

    23 Aralık 2014 at 10:39

    Bu kadar mı gerçek bir yazı olur ?
    Her paragraf içinde yaşadığımız toplumun aynası…
    Sıkışan ruhumuzun kanıtları…
    Evet Uğur Bey ;Cehalet muhteşem bir şekilde örgütlenmiş ( diplomalılar da (!)dahil EYLEMDEDİR.
    Önce aile değerleri bozuldu…
    Sonra öğretmenler ve okullar değer kaybetme yarışına katıldılar…
    Hakkaniyet kavramı kayboldu …
    Rol model olanlar artık erdemlilik ruhunu kaybetmiş olanlar…
    Para uğruna ,reyting uğruna yitirilen bir toplum ,yitirilen bir ülke…
    İyi ki varsınız Uğur Bey ,erdemli genç…
    Ruhumun ve de ruhumuzun yorgunluğunu iyileştiriyorsunuz…
    Sevgi ve saygılarımla…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir