TOPLUMLAR DA İNSANLAR GİBİ HASTA OLUR

Düşüncelerimiz duyguları, duygular bedenimizi etkiler.
Biz onları görmezden geldiğimizde ve yok saydığımızda, onlar varlıklarını hissetmemiz için bedenimizde hastalık olarak görünür hale gelirler.
Fakat, dönüp onlara bakmaya cesaret ettiğimizde, duygu ve düşüncelerimizi deşifre ettiğimizde, bu enerji dönüşüme uğrar. Hastalık, iyileşmeye hizmet etmeye başlar.
Bu tıpkı, arabalardaki arıza lambasının yanması gibidir.
Arıza lambası yandığında, bozuk olan lamba değil, arabanın bir bölümüdür.
Araba, hastalığını (arızasını) lambasını bize yakarak (uyararak) gösterir. Biz bunu görmezden gelir, lambayı değiştirmek için çaba sarfetmezsek, arabanın arızası giderek büyür, en sonunda bozulur. Araba bir nevi hastalığa yenik düşer.

Toplumlar da insanlar gibi hasta olur.Tıpkı insan bedeni gibi. Arabalar gibi. Öncesinde birçok işaret gönderirler. Bu işaretler doğru okunup doğru algılanırlanırlarsa, işaretler soruna (hastalığa) dönüşmeden toplumsal çözüme kavuşurlar. Burada önemli olan toplumu meydana getiren bireylerin, akıl, sağduyu ve sevgi düzlemi içinde olabilmeyi başarmalarıdır. Herbirimizin, düşüncelerimizle bir enerji alanı yarattığımızı önce farketmemiz gerekir. Düşüncelerimiz, ya aydınlık ya da karanlık tarafa hizmet edecektir. Okuduğumuz haberler, sosyal medyadaki paylaşımlarımız, kendi aramızdaki sohbetler, olan biteni yorumlama biçimimiz, nihayetinde ya aydınlık ya da karanlık tarafa hizmet eder.

Düşüncelerimizi, korku ile değil, sevgi düzleminden hareket etmeye programlamaktan herbirimiz sorumluyuz. Bilincin değişmesini istiyorsak, tıpkı 100 Maymun fenomeni hikayesinde olduğu gibi, ilk maymun biz olmalıyız.

****

Yüz maymun hikayesi
Pasifik Okyanusu’nda irili ufaklı birçok ada. Bu adalarda Macaca Fuscata türü Japon maymunları yaşıyor. Bu adalardaki maymunların doğal ortamları içindeki davranışları otuz yılı aşkın bir süre bilim insanları tarafından gözleniyor.

1952’de Koshima Adası’nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hiç de hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.

Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm buluyor, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor, İmo’nun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğreniyor ve kendi annelerine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasında yayılıyor.

1952 ve 1958 yılları arasında genç maymunlar, beslenmelerini daha zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı öğreniyorlar. Bu daha sağlıklı ve zevkli yeni davranış biçimini çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin maymunlar da kazanıyor. Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor.

1958’in sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi öğrenmiş oluyor. Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim yaratıyor!

Ama hikâye bitmedi. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları… Yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızın zihinden zihine aktarılabiliyor.

Yani, “Yüzüncü Maymun Fenomeni” denilen bu fenomen şunu gösteriyor: Yeni bir düşünce, yeni bir yol, toplumda sadece belirli sayıda insanlar tarafından biliniyorsa, bu yenilik sadece o kişilere ait bir şey oluyor.

Ama “bilenlerin” sayısı belli bir kritik noktaya ulaştığı an, sadece bir kişinin daha “yeni yol“a katılması, toplum bilincinin aşama geçirmesine yol açıyor. Yeni düşünce, birdenbire herkes tarafından düşünülmeye başlanıyor. Niceliğin niteliğe dönüşme noktası…

“Yüzüncü Maymun Fenomeni“, Duke Üniversitesi’nden Doktor J.B. Rhine tarafından değişik deneylerde tekrarlanıyor. Sonuç her seferinde aynı. Bugüne dek mutsuz, huzursuz, bencil, korku dolu, karamsar bir dünya süre geldi. Zihinlerde hala taş devri korkularını taşıyoruz. Yeniliklere açık, farklı düşünenler ise aşağılanıyorlar, alay ediliyorlar, toplum dışına itiliyorlar.

Cesaretleri takdir edilmek bir yana söndürülmeye çalışılıyor bu insanların…

Einstein bile teorisini ilk ortaya attığında meslektaşları tarafından kınanmış. Sıradan insan asla büyük insan olamaz. Doğar, yaşar ve ölür. Buna yaşamak denirse! Dünyada mutlu, huzurlu, sevecen, aydınlık dolu insanlar yok mu? Cesur bir dünya isteyen ve bu uğurda çaba göstermekten çekinmeyen, her şeyi göze alan insanlar yok mu? Elbette var. Sayıları gittikçe de çoğalıyor. İnsanın, insanlık boyutunda devrim yapabilmesi için yüzüncü maymunun aralarına katılmasını bekliyorlar. “Yüzüncü Maymun” belki de sizsiniz.

Işığın olmadığı yer karanlıktır
“Karanlık var mı? Karanlık diye bir şey yok. Işığın olmadığı yer karanlıktır..”
Doğru; biz ışığı (bilinci, sevgiyi) çağırarak onun gözleriyle duruma bakmadığımızda karanlıktayız.
Karanlık, beslenmek ister. Güç oyunlarıyla, terörle, savaşla, diktatörlükle, hırsla, şehvetle, ideolojiyle, fanatizmle, kaosla, gürültü patırtıyla.
Bu uğurda dini, siyaseti, idealleri, tertemiz hayalleri kullanır.
Bizlerse, onların ipe sapa gelmez binbir türlü hallerini tamamen iyi niyetle, ele güne -ibretlik ders olsun diye hatta- sosyal medyadaki sayfamızda boy boy kullanmakta hiç sakınca görmeyiz.
Bu nedenle sayfalarımız, türlü tuhaflıklarla doludur.
O sayfalara bakar, cık cıklanır, tüh tühlenir, hatta bir de küfür sallar; karanlık tarafa hizmete başlarız…
Gazeteler de öyledir, karanlık alanı bizim evimize, önümüze kadar getirirler: “Caniler yakalandı!”, “Katil konuştu”, “Sapık öyle şeyler anlattı ki…”, “Böyle geberdiler..”, “Vekiller birbirine girdi”, “Tüyler ürperten kareler..”
Televizyonlar bangır bangır anlatır, sosyal medyadakiler ulu orta paylaşır. Hele TV’deki, internetteki dedektif dizileri, kılı kırk yaran ayrıntıları bu kadar anlatarak bizi nereye hazırlarsınız?
Bir de özel kanal var, criminal vakaları inceleyen. Bir suçu sıfır hata ile nasıl yaparsınız, öğrenmeniz mümkündür.
TV programları ve TV dizileri ona keza; intikam yemini etmiş, düşmanlık güden, türlü dalaverelerle arkadan iş çeviren insan profilleri ve senaryolarla dolu.
Bu yapılanlar, karanlık alanı deşifre edilmesi değil, karanlık alanın, sevgisizliğin avaz avaz bağırmasıdır.
İnsanlığımızdan utanırız, vicdanımız sızlar, içimiz isyan eder; yine de okuruz, görürürüz, bakarız; çünkü gözümüzün içine sokarlar.
Sonra da, “Biz niye bu hale geldik?” diye şaşırarak sorarız.
Mevcut dünya düzenin dayatmış olduğu karanlık enerjiyi beslediğimiz için bu haleyiz.
Ve bunu değiştirecek olan, senden, benden, bizden başkası değil.
Bize dayatılanı kabul etmiyoruz.
Biz, akılcıl tarafımızla, sevgi düzleminde yaşamayı seçiyoruz.
Barışla ve sevgiyle…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir