TOPLUM MEDYA VE ŞİDDET ÜÇGENİ

Türkiye’de son yıllarda şiddet olaylarında önemli bir artış var…
Bu bağlamda yayınlanmış bir istatistik olmayabilir…
Ama görünen köy kılavuz istemiyor…
Kadına şiddet artıyor…
Toplumsal olaylarda uygulanan şiddet artıyor…
Sportif karşılaşmalarda yaşanan şiddet artıyor…
Sosyal yaşamda birbirleriyle uzlaşamayan bireyler arasında yaşanan şiddet artıyor…
Şiddetle yatılıyor, şiddetle kalkılıyor…
Şiddet tırmanıyor!
Daha da vahimi: “Şiddete alışılıyor”…

***

Artık çok doğal geliyor günlük gazetelerde, televizyonlarda yer alan şiddet haberleri…
Boşandığı eşi tarafından öldürülen kadınlar…
Emniyet mensuplarının orantısız güç uygulamasıyla yaralananlar, canlarını yitirenler…
Araç park yeri gibi minik sebeplerden ötürü işlenen cinayetler…
Sadece “Böyle yapmamalısın” diyerek basit bir uyarıda bulunduğu için öldürülenler…
Vs… Vs… Vs…
Acıdır, hepsi gündelik hayatın bir parçası halini aldı.
Eskiden insanı ürpertirdi bu tür olaylar…
Ama her gün gazetelerde, televizyonlarda görüle görüle kanıksandı…
Sadece “yine mi?” deyip geçiliyor artık şiddetin çirkin yüzüyle karşılaşıldığında…

***

Şiddetin insanın doğasında var olan bir dürtü mü yoksa sonradan kazanılan bir öğreti mi olduğu sorusu MÖ 6. yüzyılın sonlarından bu yana tartışılmakta…
Genelde ağır basan görüş, şiddetin sonradan kazanılan bir öğreti olduğu yönünde…
Zaten sorunlar sarmalında yaşayan toplumumuzda insanın içinde mevcut olan şiddet hissinin uyarılması ve ortaya çıkması çok daha kolaylaştı…
Şiddetin toplumdan tamamen kaybolmasını beklemek Polyannacı bir tutum olmaktan öteye gidemez…
Ama şiddetin toplumsal yaşama etkilerini makul bir seviyeye çekebilmek mümkün…
Bu bağlamda her kesime önemli görevler düşüyor…
Ama bu görevlerin “samimiyetle” yerine getirilmesi gerekir…
Şiddetin önlenmesi için en sert yasal düzenlemeleri yapması gereken parlamento; milletvekillerinin birbirlerine tekme tokat saldırma görüntüleriyle bizzat şiddet içeren haberlerin öznesi olursa…
Görevi halkı şiddete karşı korumak olan emniyet güçleri şiddet yaratırsa…
Kulüp başkanları taraftarlarını şiddetten uzak tutmak yerine birbirleriyle ağız dalaşına girerse…
Siyasi partilerin liderleri toplumsal barışı hiçe sayıp birbirlerine hakarete varan sözler sarf ederlerse…
Siyasi erk sahipleri barışçıl, uzlaşmacı dili terk edip söylemleriyle bizzat şiddetin körükleyicisi durumuna geçerlerse…
Şiddetin artış göstermesine şaşırmamak gerekir…

***

1990’lar öncesinde şiddet, gazetelerin manşetlerinde veya üçüncü sayfalarında yer bulabilen bir husustu…
Şiddet de, şiddet içeren haberler ve programlar da bu kadar yoğun değildi…
Bugün durum farklı…
Özel televizyonlarla birlikte, şiddet, yirmi dört saat evlerimize girmeye başladı…
2012 yılı verilerine göre Türkiye’de karasal yayın yapan 247 televizyon ve 1057 radyo, uydu üzerinden yayın yapan 205 televizyon ve 63 radyo, kablo üzerinden yayın yapan 101 televizyon olmak üzere toplam 553 televizyon ve 1120 radyo mevcut…
Son yıllarda bunlara internet siteleri eklendi.
Sosyal medyanın gücü her geçen gün artıyor…
Toplum her an, her dakika yayın bombardımanına maruz kalıyor…

***

Hobisi, sosyal hayatı olmayan insanlar için televizyon bir “yaşam biçimi” haline dönüşür…
Bilinçli, seçici bir televizyon izleyicisinden bahsetmek mümkün değildir bu tarz toplumlarda…
Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi…
Televizyon izleme oranı açısından dünyada dördüncü sıradadır Türkiye…
Radyo Ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Kamuoyu ve Yayın Araştırma Dairesi tarafından yapılan televizyon izleme alışkanlıkları araştırmasına göre yetişkinler haftada toplam 24 saat televizyon izlemekte. Erkeklerin %70’i, kadınların %62’si hafta içi her gün 3 saatten fazla televizyon karşısında zaman geçirmekte. Günde ortalama beş saatten fazla televizyon izleyenlerin oranı erkeklerde %23 kadınlarda ise %24 çocuklarda ise %21…

***

Anne baba, televizyonu sadece bir vakit geçirme aracı olarak gördüğünde, kendisiyle birlikte çocuklarının da izlediği o programın etkilerini düşünmez…
Hatta bizde televizyon özellikle ev hanımlarının kurtuluşudur…
Çocuğu oturtur televizyonun karşısına, verir uzaktan kumandayı eline.
Çocuk ekranda gördüğü şeylere kendisini kaptırıp sesini çıkarmaz, ayakaltında dolaşmaz…
Anne de rahat rahat ev işlerini yapar…
Peki, bunun sonu ne mi olur?
Bir araştırmanın ürkütücü sonuçlarına göre, 5 yaşındaki bir çocuk, her gün ekranlarda şiddet içeren görüntüleri izleyerek 15 yaşına gelmeden 18 bin cinsel taciz, saldırı, kavga ve işkence yöntemi öğrenmiş oluyor.
Bir de buna, çocukların büyük ilgi gösterdiği şiddetle bezenmiş bilgisayar oyunlarını ekleyin…
Yani durum bu denli vahim aslında…
Bu kadar şiddet içeren görüntüleri izleyen bir bireyin yetişkin konumuna geldiğinde bu şiddetin öznesi olmasına şaşırmamak lazım…

***

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademedya Grubu “Türk Toplumu’nda Şiddet” konulu bir araştırma yapmış…
Bu araştırmaya göre medyanın şiddeti körüklediğini öne sürenlerin oranı %68,0.
Etkilemediğini savunanlar ise %21,6.
Yalnızca %8’lik bir bölüm medyanın insanları şiddetten uzaklaştırdığını düşünüyor.
Hacettepe Sosyal Hizmetler Akademisi Öğretim Üyesi Çiğdem Arıkan’ın 15-24 yaş arasındaki gençlerle yaptığı ‘‘Gençlik, Şiddet ve Hoşgörü’’ başlıklı çalışmanın bulguları da son derece önemli… Araştırmaya katılan çeşitli ekonomik gelir düzeylerinden 545 gencin yüzde 64,5’i gözlerini kırpmadan şiddete başvurabileceğini belirtmiş…
Gençlerin yüzde 44,8’i şiddet uygulamayı ‘‘karşı tarafın söz dinlememesi ve yanlış davranması’’ halinde haklı görürken, yüzde 41,6’sı da herhangi bir nedenle öfkelendirildiklerinde şiddete başvurabileceklerini açıklamış.

***

“Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” sorusunun benzerini sormak lazım…
Yani, toplumsal şiddet arttığı için mi medya şiddeti doğdu, yoksa medya fazla yer verdiği için mi sosyal yaşamda şiddet arttı?
Şiddet, birçok etkenin sonucu…
Toplumsal değerler, kültürel etkiler, eğitimsizlik, cezai yaptırımların yetersizliği, kanundaki boşluklar vs…
Şiddeti doğuran etkenlerin giderilmesi de çok yönlü bir çaba gerektiriyor…
Ki bu bağlamda, en önemli misyonu medyanın üstlenmesi gerekiyor…
Medyanın toplumlarının zihinsel hayatına hükmeden gücünü yadsımak imkânsız…
“Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir?” isimli kitapta (Edward S. Herman – Noam Chomsy, Minerva Yayınları, İstanbul 1999) medyanın ABD’de nasıl bir manipülatif güç olduğuna dair çok ilginç ve örnek olaylar anlatılır.
Medyanın toplum üzerindeki etkisini ortaya koyma adına tüm konferanslarımda verdiğim bir örnek vardır… Dikkat edin, telefonla konuşurken elle ağzın kapatıldığına tanık olursunuz sık sık çevrenizde…
Bu hareket nasıl ve neden ortaya çıkmıştır peki?
Anımsarsanız özel televizyonlar bir ara “dudak okuma” yöntemi kullanırlardı.
Sağır dilsiz alfabesi bilen uzmanlar, siyasetçilerin dudaklarını okur ve özel konuşmalar deşifre edilirdi.
Bunun üzerine, dudaklarının okunmasından çekinen siyasetçiler artık cep telefonuyla konuşurken, elleriyle ağızlarını kapatmaya başladılar…
Halk televizyonda her gün ağzını eliyle kapatarak konuşan siyasetçileri, bürokratları izledi.
Ve bu hareket topluma mal oldu.
Sonralarda dudak okuma yöntemiyle haber yapılması yasaklandı.
Ama bugün köşe başındaki seyyar satıcı bile cep telefonuyla konuşurken ağzını kapatıyor eliyle…
İşte, taklit yoluyla öğrenmenin ne olduğuna dair mükemmel bir örnektir bu… Keza tüm toplumun gözünün üzerinde olduğu medyanın sorumluluğunun ne denli büyük olduğuna da…
Özellikle de toplumun okumayı sevmediği Türkiye’deki televizyon kanallarının…

***

Türk toplumunu sosyolojik olarak irdeleyen bir araştırmada şöyle bir sonuç ortaya çıkmış:
“Toplum olarak şiddet içeren haberlere veya pornografik unsur taşıyan filmlere, görüntülere karşıyız. Ama bununla birlikte cinayet, intihar, savaş, porno, erotizm vs. gibi unsurları izlemeye meraklıyız.”
Bunun açıklaması basit…
“Karşıyız” deriz ama oturur ilgiyle izleriz!
İnsanlar, oluşan bazı modalara doğası gereği uyum gösterir.
Kendini buna zorunlu hisseder.
Örneğin bir dizinin çok izlendiğini öğrenen izleyici için de aynı diziyi izlemek buna katılmak bir anlamda psikolojik zorunluluk halini alır.
Bu, insan psikolojisinde vardır.
Dolayısıyla “Beğenmeyen izlemesin” demek rasyonel değildir…
Peki, medya neden şiddetle flörte girer?
Çünkü şiddet rating alır…
Dikkat edin, sokağın ortasında iki kişi kavgaya tutuşsun; yüzlerce insan toplanır olay yerine, ilgiyle seyreder kavgayı.
Yayıncılığı “arz-talep” perspektifinden yorumlayanlar, yani “millet şiddeti seviyor; öyleyse bol bol şiddet basayım ki, daha çok izleneyim” diyenler toplumsal huzurun altına dinamit yerleştirmekten başka bir şey yapmazlar aslında…

***

Türkiye’nin de imzaladığı Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi’nin “Yayıncının Sorumlulukları” başlıklı bölümünde 7. Madde “Şiddet eğilimini körüklemeyecek veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmayacaktır.” şeklindedir.
Basın Konseyi’nin belirlediği Basın Meslek İlkelerine göre, şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınılır.” (Madde 13)
RTÜK yönetmeliklerinde de “Yayınlara suç ve toplumsal kuralara aykırı davranışlar, insanları bu tür fiil ve davranışlara özendirici, suç tekniklerini öğretici biçimde verilemez” denilmektedir.

***

Çağdaş ülkeler şiddetin sunulmasını ifade özgürlüğü sınırları içinde gördü…
Ve bu bağlamda bir yasaklama yapılamayacağı görüşü egemen oldu…
Ama bu ülkelerde başka bir şey yapıldı.
Şiddetin televizyonlardaki sunumunu toplumsal ve kişisel sağlığın korunması başlığı altında değerlendirdiler. Örneğin ABD’de sorumluluk sahibi televizyonlar toplumda şiddetin tırmanmasından kendileri de kaygı duydular, kendi yanlışlarını idrak ettiler ve bir özdenetim uygulamaya başladılar.
Şiddet içeren filmlerin belli saatlerden sonra yayınlanması, izleyicilerin önceden uyarılması gibi bir takım ilkeleri uygulamaya soktular.
Bizde de program öncesi “şiddet içerir” diye uyarı yapılmaya başlandı…
Ama bu ne kadar etkilidir ki?
Bugün şiddet yüklü birçok dizinin en sıkı takipçileri gençler değil mi?
Sokak ortasında eşini acımasızca dövüp öldüren bir adamın görüntülerini defalarca izlettirmek şiddeti önler mi, körükler mi?

***

Nasıl ki savaşta, savunmasız olmalarından ötürü ilk korunması gereken siviller çocuklarsa, medyadaki şiddetten de öncelikli olarak çocukları ve gençleri korumak gerekir.
“İzlettirmemek” belki bir çözüm olabilir.
Ama “yayınlamamak” daha rasyonel bir yöntem olacaktır…
Medyanın temel misyonu haber vermek ve bilgilendirmektir.
Burada bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Eğer bir olayın haber değeri varsa (içinde şiddet bulunsa dahi) bunu kamuoyuna yansıtmak medyanın görevidir elbette…
“Medya bu haberi vermesin” diyebilir miyiz?
Diyemeyiz tabii ki…
Medyanın haberlerinde şiddeti de vermesi doğaldır.
Ama nasıl?
Haberin veriliş biçimine dikkat ederek…
İnsanların etkilenip yönlenebileceği hususları yumuşatarak…
Okuyucunun ve izleyicilerin olayla özdeşleşmesine ortam hazırlamadan…
Şiddeti bir “arzu nesnesi” haline getirmeden…

***

“Canavarla dövüşen kişi, kendisi de bir canavara dönüşmemek için uyanık olmalı. Karanlığın içine baktığında, karanlık da senin içine bakar.” der Nietzsche…
Medya da bu bağlamda toplumu şiddete karşı koruma ve bilinçlendirme görevini yerine getirirken sağduyulu davranmalıdır…
Sadece yasal düzenlemelere uymak yetmez…
Medyada görev yapanların, bu yayınları kendi çocuklarının da izlediğini unutmamaları gerekir…
En akılcı otokontrol yöntemi de budur aslında…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

3 Comments

  1. Yilmaz Erolgaç

    26 Kasım 2014 at 03:51

    Selamlar,

    Şiddet hakındaki analizlerinizlerinize aynen katılıyorum.
    Ayrıca kır kesiminden şehirlere göç ederek büyük şehirlerimizin
    nüfuz yoğunluğunu arttıran ve şehir hayatına alışamıyan kitlelerin,
    aradaki medeniyet farkından doğan aşağılanmayı şiddete, kaba kuvvete baş vurarak kapatmaya çalıştıkları kanısındayım.
    Yılmaz Erolgaç

  2. müyesser

    26 Kasım 2014 at 10:39

    Yazınız her zaman ki gibi gerçekleri yansıtıyor.
    Çıkarlar uğruna şiddet yanlısı siyasetler…Öldürülen barış yanlısı değerler…Şiddetin kökeninde bana göre ne yazık ki “kadın” var …Erkeği yetiştiren kadın onu canavarlaştırıyor.Erkeğin kadına yaptığı şiddette ,kadının yetiştirdiği erkek rol alıyor.Yüzyıllar alacak bir eğitim…Kadın gerek kendi cinsine gerekse erkeğe barışçıl ve de paylaşımcı bakabilseydi dünya böyle mi olurdu ?…Büyük resmin bir köşesinde düşüncelerimi aktarmak istedim …
    Saygılarımla .

  3. Doç.Dr.MEHMET YALANYAZ

    26 Kasım 2014 at 18:22

    Sayın Uğur Bey, yazılarınızı takdirle takip ediyorum..Özellikle bilimsel ve didaktik ayzım dilinizi çok önemli buluyorum..Medya bütün toplumsal gücüyle şiddete ilişkin farkındalık yaratmak zorundadır..Yayınlar, ulularası konferanslar, eğitim çalışmaları ve diğer etkinliklerin ulaşamadığı geniş halk kitleleri medyanın erişmiyle aydınlatılabiir diye düşünüyorum..Güzel ve sorumluluk taşıyan yazınız için çok teşekkürler..Mehmet YALANYAZ

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir