SOSYAL NOSTALJİ

“Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” der Yunanlı filozof Herakleitos. Son derece rasyonel bir çıkarımdır aslında. Nehir akar gider, ikinci kere girdiğimiz nehir asla aynı nehir değildir… Aynısı gibi görünebilir belki, ama yıkandığımız su akıp gitmiştir… Keza, insan da değişir; aynı nehre ikinci defa giren de farklı bir insandır. “Yaşanmış yaşanmıştır, mazide kalmıştır” gerçeğinin metaforik bir ifadesidir aslında Herakleitos’un bu sözü.

***

“Dün”ü yeniden yaşamak imkansızdır.
Can Yücel’in dizelerindeki “Dün geldi geçti, yarın meçhuldür” ifadesi de paralel bir anlam taşır aslında.
Geçmiş her zaman için huzur ve güven verir; çünkü yaşanmıştır, bilinmezlikleri yoktur.
Ama yarın?
Yarın dev bir kapının arkasındaki avluya benzer.
Ne kapının aralanacağı zaman bellidir ne de avluda bizi bekleyen.
Günümüz insanının nostalji duygusunu bu denli derin yaşamasının sebebi işte bu bilinmezliğin verdiği güvensizlik hissidir biraz da.
Geçmişin güzelliklerini anımsarken, aynı nehirde iki kere yıkanamayacağı gerçeğiyle yüzleştiğimizde yaşadığımız burukluk ve endişedir nostalji hissini doğuran.
Bireysel nostaljiler gibi sosyal nostaljiler de mevcuttur pek ala.
Yani bireyin eski yaşanmışlıklarını özlemesi gibi toplumlar da geçmişlerini özler bazen.
Hele hele “bugün”ün içi hızla boşalıp “yarın” iyice endişe verici hale gelmeye başlamışsa.

***

Çok eskiye gitmeye gerek yok, otuz yıl önceki Türkiye ile bugünü karşılaştırdığımızda öyle ilginç paradokslarla karşılaşırız ki, geçmişe dair bir özlem kaplar içimizi…
Kolaylaştırırken sığlaştırdığımız, basite indirgerken anlamsızlaştırdığımız “bugün”ler “dün”ün değerini bir kez daha anımsatır bizlere.
Evet, çok değiştik; ama geliştik mi?
Evet, evrim geçirdik ama devrim yapabildik mi?
Evet, başkalaştık ama aydınlandık mı?

***

Eskiden eğitim olanakları çok daha sınırlıydı.
Okullar bu denli yaygın değildi.
Aynı sırada üç öğrencinin birlikte oturduğu yıllar çok uzak bir geçmiş değil. Her şehirde üniversite de yoktu örneğin. Yüksek öğrenim sınırlı sayıda gencin yararlanabildiği bir imtiyazdı.
Bugün koşullar çok farklı.
Her mahallede bir okul var neredeyse.
Neredeyse her şehirde de bir üniversite.
Hatta açık öğretim marifetiyle dileyen evinde, oturduğu yerden üniversite okuyabiliyor, yüksek lisans bile yapabiliyor.
Ama bu noktada çok ilginç bir çelişkiyle yüzleşiyoruz.
Eğitim olanaklarının sınırlı olduğu yıllarda toplum çok daha bilinçliydi, çok daha saygılıydı.
Belki çok iyi eğitim alamamıştı ama informal eğitimle kendisini yetiştirmiş bir toplumdu.
Bugün “diplomalı cehalet”le karşı karşıyayız ne yazık ki.
Toplumun eğitim seviyesi yükseldi ama eğitimin içi boşaldı.
Üniversiteler “üniverlise” halini aldı.
30-40 öncesi bu denli şiddete eğilimli miydi bu toplum?
Değildi.
Neredeyse herkesin evinde ruhsatlı ya da ruhsatsız bir silah mı vardı?
Yoktu.
Eğitim seviyesi cehaletle birlikte yükseldi.
Ve bugün geldiğimiz nokta herkesin malumu.
Eğitimin sınırlı ama toplumsal saygının, hoşgörünün çok daha yüksek olduğu o yılları özlemiyor muyuz hepimiz?

***

Bizim jenerasyon enflasyonun rekor kırdığı yılları da gördü.
Doksanlarda %149 oranında enflasyonlar bile yaşadık.
Ama o devirlerde paranın bir bereketi vardı. Bu ağır enflasyona rağmen tek maaşla geçinen aileler para biriktirebiliyordu, olanakları doğrultusunda yatırımlar bile yapabiliyordu.
Günümüzde enflasyon yüzde onlar civarında.
Ama paranın bereketi kalmadı.
Eşler birlikte çalışsalar dahi ancak günü kurtarabiliyorlar, mevcudu sürdürebiliyorlar.
Çocukluğumda bankaların gazetelerde yayınlanan reklamlarını anımsıyorum.
Zamanında “Paranızı bize getirin” diye çırpınan gazeteler şimdi “Gelin size para verelim” yarışındalar.
Günümüz nesli bırakın yeni yatırımlar yapmayı ailesinden devraldıklarını koruyabilmeyi bile başarı kabul ediyor.
Eskiden “ayağını yorganına uzatmak” diye bir tabir vardı.
Anne babalar bu öğretiyle yetiştiriyorlardı çocuklarını.
Cepteki parayla sınırlıydı hayaller.
Şimdi herkesin cebinde birden fazla kredi kartı var.
Şuursuzca bir harcama çılgınlığı içinde herkes kendisinin olmayan bir parayı har vurup harman savurmakla meşgul. Bir kredi kartının borcunu diğer kredi kartından çektiği parayla kapatıyor insanlar.
Kıyıya köşeye biraz para aktarmak, yatırım yapmak gibi kavramlar sözlüklerimizi terk edeli yıllar oldu.
“Tatil kredisi” ne demek Allah aşkına.
Paran varsa tatile gidersin yoksa bir yıl birikim yapar seneye gidersin.
Bizim çocukluğumuzda kişinin borcu varsa boynu bükük gezerdi.
Borcunu kapatana kadar herkes dişinden tırnağından arttırıp tasarruf yapardı.
Bugün borcu olmayan insan neredeyse yok.
Ama kimse gününü gün etmekten geri kalmıyor.
Titanik batarken müzik yapan çalgıcılardan farksız oldu toplum.

***

Cep telefonlarımız da yoktu eskiden.
Evlerimizden arardık birbirimizi.
Hatta akşam saat on buçuktan sonra bir başkasını telefonla evinden arayıp rahatsız etmekten çekinmek gibi bir görgü kuralımız bile vardı.
Bugünse ilkokul çocuklarının bile cebinde telefon var.
Yabancıların “phubbing” dedikleri telefon bağımlılığının esiri olmuşuz hepimiz. Akıllı telefonlar esir almış hepimizi. Eskidendi bir dostla oturup saatlerce dertleşmeler.
Günümüzde aynı masada karşı karşıya oturduğu arkadaşını hiçe sayıp cep telefonuyla oynuyor herkes. Sanalizmin esiri olup çıkmışız.
Bayramlarda doğum günlerinde vs. arayıp büyüklerimizin, dostlarımızın sesini duymak yerine, cep telefonlarından gönderilen soğuk, içi boş ve suni kutlamaların arkasına saklanıyoruz.
Dostluğun, vefanın derin anlamını da siliyoruz “delete” tuşuna her basışımızda.

***

Cinselliğin tabu olarak algılandığı dönemleri de yaşadı Türkiye bundan otuz yıl önce. Karşı cinsle ilişki kurabilme olanaklarının çok sınırlığı olduğu, flört edebilmenin dahi zor olduğu yılları da.
Ama o yıllarda saygı vardı.
Aşk mektupları yazılırdı örneğin.
Gençler aşk-ı ilan edeceklerinde, günlerce prova ederlerdi söyleyeceklerini.
Bir öğrenci gibi çalışıp şiirler ezberlerdi.
Günümüz gençliğine “aptalca” görünebilir belki bunlar; ama kişinin sevdiğine ve aşkına duyduğu saygının ürünüydü aslında.
Günümüzde bir çok kavram gibi aşkın da içi boşaldı.
Fast food bir beslenme şeklinden çıktı bir yaşam biçimi halini aldı.
Yaşa ve git…
Tüket ve git…
Artık cinselliği ulaşmak da çok kolay yaşamak da.
Ama yaşanan cinselliğin bile içi boşaldı. Özgürlük başıboşluğa dönüştü. Sevgisiz, ucuz, sığ aşklar kuşattı dört bir yanımızı.

***

Bizi biz, insanı insan yapan değerlerden uzaklaştıkça amorf bir sosyal topluluk haline geldik ne yazık ki. Kadınlar dövülüyor, kadınlar öldürülüyor.
Eskiden yoktu bunlar.
Varsa bile bu kadar yoktu.
Sadece eğitimsiz kesimde tanık olduğumuz olaylar artık en nezih muhitlerde bile yaşanır hale geldi.
Çok net anımsıyorum, bir dönem arabaların camlarını bile kapatmaya gerek duymazdı insanlar.
Şimdi her arabada alarm var…
Kapılarımız çelikten.
Bireysel güvenliğimize yönelik aldığımız tedbirler en üst düzeyde.
Sürekli “alarm” halinde yaşıyoruz, ya da yaşamaya çalışıyoruz.
Yediğimizin içtiğimizin bile tadı kalmadı.
Ne karpuz eski karpuzlar gibi kokuyor ne de salatalığın eski tadını almak mümkün.
Benimle akran okurlar anımsayacaktır dondurmanın bile bir kokusu vardı eskiden.
Günümüz çocukları o kokuyu asla bilmeden geçiriyorlar çocukluklarını.
Ve acıdır ki asla bilemeyecekler.

***

80’ler isimli dizinin bu kadar ilgi görmesi sadece oyuncu kadrosunun performansından ya da senaryosunun başarısından kaynaklanmıyor.
O yılların egemen değerlerine duyulan özlemin bir sonucu bu ilgi.
Keza eski fotoğraflara bakarken duyulan hüznün açıklaması da Herakleitos’un sözünde gizli.
Ne nehir aynı nehir, ne biz aynı “biz”iz.
Hayatımız kolaylaştı belki ama “güzelleşmedi”.
Sosyal dünyamız genişledi belki ama daha da yalnızlaştık.
Sınırlar kalktı, iletişim kolaylaştı belki ama bizler kendi dünyalarımıza daha bir hapsolduk.
Daha eğitimli ama daha az medeni…
Daha özgür ama daha bencil…
Daha birey ama daha az
“insan” olduk.

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir