SEÇİLMİŞ YALNIZLIK

Yazının isim annesi, son derece iyi eğitim almış, çok değerli bilim insanı bir ebeveyn tarafından yetiştirilmiş, beyni ve ruhu ışıl ışıl bir genç arkadaşım.
Çok okuyan, düşünen, sorgulayan; sanatsal aktiviteleri hiç kaçırmayan bir entelektüel…
Sohbet ederken trajik bir itirafta bulundu: ”Daha fazla okumaktan, kendimi geliştirmekten korkuyorum, zira çevremden daha da uzaklaştığımı ve yalnızlaştığımı hissediyorum”

***

Açıkçası bu samimi itiraf şaşırtmadı beni fazla. Saint Joseph’te birlikte okuduğum bir arkadaşım vardı.
Mimar oldu, akademisyenliğe yöneldi.
Amerika’da, Avustralya’da, Kanada’da dünyanın birçok önde gelen üniversitelerde ders verdi.
Yıllar sonra karşılaştık.
Ailevi sorunlardan ötürü Türkiye’ye dönmek zorunda kalmış.
Benzer bir itirafı da ondan duymuştum.
Şöyle demişti: ”Dünyanın her tarafında sadece CV mi göstermek yetmiş ve artmıştı. Türkiye’ye geldim, artık
CV’mi saklıyorum. Zira kariyerim ne yazık ki istikbalimi engelliyor Türkiye’de.”
Çok acı bir itiraftır bu; “CV saklamak.”
Neden saklar insan CV’ sini?
Kariyerindeki başarıları neden gizleme gereği duyar?
Ya da neden, kişi kendisini geliştirdikçe yalnızlaştığını hisseder?

***

Değişen ama gelişmeyen, ambalajı cafcaflı ama entelektüel açıdan sığ toplumların karakteristiğidir bu “aydın yalnızlığı”
Bilimin, sanatın, kitapların prim yapmadığı, farklı düşüncelerin yaşama şansı bulamadığı toplumlarda ezilir aydın. Aydın yabancılaşır.
Ve karamsarlaşır aydın…

***

Türkiye’de toplumdan uzaklaşma içinde aydın. Kendini izole etme eğiliminde…
Olanağı olan, yabancı bir ülkede yaşamayı hayal ediyor.
Ya da en basitinden bir sahil kasabasına kapağı atmak süslüyor hayalleri.
Kendisi, ailesi ve belki birkaç dost.
Platon’un, Thomas More’un zamanında uslarında canlandırdıkları ütopyayı gerçeğe dönüştürmeye çabalıyor aydın… Ve, bunun adı “seçilmiş yalnızlık”

***

Tıka basa dolu bir stadyumun tribünlerinde otururken hissedilen yalnızlıktan farksız bu “seçilmiş yalnızlık…”
Nüfusu 75 milyona ulaşmış bir ülkede, kişinin, yakın dostları arasına katacağı insan sayısının ne kadar az olduğu gerçeğiyle yüz yüze gelmesidir bu duygu.
Eğitimsizliğin prim yaptığı, taassubun hakim olduğu, niteliğin niceliğe kurban edildiği bir toplumsal düzende yaşamak zordur aydın için…
Okur aydın…
Öğrenir…
Sorgular…
Ama paylaşamaz, tartışamaz…
Öğrendiklerini aktaracağı kimse bulamaz çevresinde.
Felsefe okur, sanat okur.
Anlatır, ama dinleyen yoktur.
Gösterir, ama bakan olmaz…

***

“Circle in a square” diyor yabancılar.
Kare içindeki daire…
Toplum kendi şeklini almasını ister herkesin.
Kendisine benzemeyeni eleştirir.
Ama kıyafetini, ama yaşam biçimini, ama alışkanlıklarını…
Oysa ki aydın karenin içinde daire olmak zorundadır.
Farklı olmak zorundadır.
Aydın başkaldırır, dogma yıkar.
Aydın, kutup yıldızıdır; yol gösterir.
Rahmetli Arman Kırım’ın metaforuyla; “mor inek”tir (olmak zorundadır) aydın…

***

Aydınlanma sürecini yaşamayan toplumların hormonlu gelişmişliğinde “anlaşılamamak” yazılmıştır aydının kaderinde.
Anlaşılamamanın doğal sonucu olarak da ”öteki”leşmek, dışlanmak.
Rabelais’nin kitabındaki Penurge’ün koyunları gibi hareket etmesini bekler toplum bireyin.
Ama aydın, İkarus’tur…
Özgürlüğe kanat çırpar.
İşte aydının kabuğuna çekilmesi, İkarus’un balmumundan kanatlarını koruma çabasıdır aslında…

***

Evrensel değerlere yabancı bir toplumda aydın olmak Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzer biraz.
Kendi doğrularınızla baş başa kalırsınız…
Cam fanusun içinde korumak zorunda kalırsınız erdemlerinizi.
Her an bir tehlike bekler sizi gündelik hayatta.
Aydın azınlık uzaklaştıkça, üzerine gelir adeta çoğunluk.
Siz ne kadar başkalarının haklarına saygılı davranmaya çabalasanız da…
Medeni insanlar gibi yaya geçidinden geçerken kırmızıda durmayan bir “canlı” gelir çarpar örneğin size.
Örneğin uygar bir biçimde sıranızı beklerken gelir bir “uyanık” geçer önünüze.
Aydın, enayi yerine konduğunu hisseder kendisini…

***

Sadece kendisi için değil sevdikleri için de kaygılanır aydın.
Ailesini kuşatma içinde hisseder.
Nasıl hissetmesin?
Üzerine özendiği çocuğunun okulda arkadaşlarından öğrendiği küfürleri işittiğinde endişelenir aydın.
Oğlu, kızı eve biraz geç kalsa, hemen aklına gazetelerin manşetleri gelir, yüreği ağzına gelir aydının.
Evladını yetiştirirken aşılamaya çalıştığı erdemlerin nasıl erozyona uğradığını görür ve öğüt verirken yutkunur aydın.
Olması gereken ile “olan”, yapılması gereken ile “yapılan” ikilemi arasına sıkışır kalır.
En iyi eğitimi almasını sağladığı, yüksek lisansını hatta doktorasını tamamlamış çocuğunun iş bulamaması gerçeğiyle yüz yüze gelir, doğrularını sorgular.
Sığlığın, eğitimsizliğin, sıradanlığın prim yaptığını görür; kendini eleştirmeye başlar…

***
Aydın ışığını yaymalıdır.
Tamam, iyi güzel de…
Kime, neyi ve nasıl anlatacak?
Neden gazetelerin üçüncü sayfaları son yıllarda “uyardı canından oldu” haberlerinden geçilmiyor?
Aydınına sahip çıkıyor mu toplum?
Herkes futbol konuşurken “Sokrates’in Savunması”nı kime anlatacaksınız?
Herkes evlilik programlarına kilitlenmişken tarihi bir belgeseli kiminle paylaşacaksınız?
Toplum “bırak beni, uyumak istiyorum” diyorsa, dürtüldüğünde dişini gösteriyorsa, kimi nasıl uyandıracaksınız?
Ve…
Aydın yalnızlaşmışsa, ötelenmişse; aydınlanması mümkün müdür toplumun?

***

Dünyanın her yerinde eğitimsiz, aydınlanamamış kitleler ezilir.
Çaresizlik içindedir, sesini çıkartamaz.
Bize gelince, paradoksal bir biçimde farklıdır bu denge.
Bizde aydın ezilir…
Aydın çaresizdir, aydın baskı altındadır…
Tek kurtuluştur yalnızlığı seçmek belki de aydın için…
İçi boş birlikteliklerdense “anlamlı bir yalnızlık” daha çok besler ruhunu aydının.
Hatta daha mutlu, daha huzurlu hisseder kendisini yalnızken.
“Seçilmiş yalnızlık”tır işte bunun adı…

Uğur Oral
Gazeteci – Yazar

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

5 Comments

  1. Yard. Doç. Dr. Suavi TUNCAY

    29 Eylül 2014 at 10:22

    Değerli dostum diline sağlık. on ikiden vurmuşsun! Daha ne yazılabilir ki? Her tarafta kapkara bir aydınlık! Bu çağın hastalığı demiştim bir yazımda, YALNIZLAŞMA, YOZLAŞMA VE YABANCILAŞMAYI kapsamlı bir biçimde incelemiş, bu sürecin asıl adını KÜLTÜREL ŞİZOFRENİ olarak ele almıştım. Ele aldığın makalen öyle güzel ki örnekleriyle birlikte verdiğin mu anlamlı mesaj öncelikle Akademik yapılara ve daha da önemlisi siyasal söylemleri ve iktidarı ellerinde tutanlara ithaf edilmelidir. Takdirlerimi ve tebriklerimi belirtir, başarılarının devamını dilerim. Bekliyorum..Selamlarımla..

  2. ARZU YELKEN

    29 Eylül 2014 at 17:01

    Çok teşekkürler Sayın ORAL, çok geniş kitlelerin duygularını aktarmışsınız paragarflarınızda..“Seçilmiş yalnızlık” yaratan toplumsal faktörleri de değiştirebilmeyi de aklımızdan çıkarmamayı denemeliyiz diye düşünüyorum..Saygılarımla, Arzu YELKEN.

  3. FUAT GÜRCÜOĞLU

    30 Eylül 2014 at 07:36

    Değerli kardeşim, beynine sağlık. Enfes bir yaklaşım. Saatırlarına okadar çok şey sığdırmışsın ki… İnsanın defelarca okuyası geliyor.

  4. Yard. Doç. Dr. Suavi TUNCAY

    30 Eylül 2014 at 09:17

    Uğurcuğum ülkemizin üstünde kara bulutlar var. Aydınlık gibi sunuluyor. Daha kötü günlerden yüce Allah bizi korusun. Ama bizlere düşen daha çok çalışmak ve her köşeye ulaşmaktır. Bu batan bu bayrak ve bu büyük millet her türlü esareti üzerinden atmıştır. Yine atacaktır. Ancak öncelikle çıkar dürtüsünden ve bağnaz tutumlardan kurtulmamız gerekir. Bu ise senin yazdığın ve çok önemli bulduğum bu çalışmaları yayabilmekten geçiyor. Selamlarımla tekrar kutluyorum…Zamanım az fazla vakit ayıramıyorum. Aşağıdaki adreste bir kaç yazım var. Selamlarımla…

    UŞAK HABER SUAVİ TUNCAY
    YALNIZLAŞMA, YOZLAŞMA VE YABANCILAŞMA:ÇAĞIN HASTALIĞI

  5. Kemal

    04 Ekim 2014 at 14:02

    Sizin bu sosyolojik analizlerinin hastasıyım. Toplumu o kadar güzel gözlemliyor ve kritike ediyorsunuz ki. Her yazınızda bakıp da göremediğim detaylarla karşılaşmak beni şaşırtıyor. Kalemenize ve yüreğinize sağlık. Bayramınız kutlu olsun…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir