RAST GELE

Bilmiyorum, hiç balık avladınız mı?

Herhangi bir hobiden ziyade, adeta bir tutkudur benim için balıkçılık.

Daha yedi yaşındaydım ilk balığımı tuttuğumda. O gün bugün misina hiç düşmedi elimden. Denemediğim türü kalmadı balıkçılığın. Su altında dalarak, su üstünde; tekneden, karadan olta sallayarak, ağ, paragat, sepet atarak… Ama en çok oltayla avlanmayı sevdim. Belki de şartların nispeten daha eşit olmasından ötürü… Daha etik bulduğumdan belki de… Bugün itibarıyla balıkçılığımın profesyonel düzeyde olduğunu söylersem abartmış olurum; ama amatör kelimesi de fazla mütevazı kalır açıkçası.

Bir gün, küçük bir sahil kasabasına yerleşip; balıkçılıkla geçirilecek sade, basit bir hayat hayali hiç terk etmez beni…

***

Sadece bir hobi midir balıkçılık? Sanmıyorum. Bence balıkçılık, yaşamın ta kendisi aslında.
Bir felsefe…
Bir bilgelik öğretisi…
Bir tür “hayat okulu” balıkçılık bence…

***

Sabretmeyi öğretir balıkçılık insana.Sallarsınız oltayı suya, beklersiniz, beklersiniz, beklersiniz… Saatler geçer, minik bir balık bile vurmaz bazen. Hele hele gece avına çıktıysanız, sabahı sabah edersiniz misinayı etrafına doladığınız taşın yerinden fırlayıp gitmesini bekleyerek…
Hayat da bir sabretme süreci değil midir aslında? Ana rahminde, dünyaya gelebilmek için dokuz aylık bekleyişle başlayan…
Ve hayat kavgasının kazananları sabretmesini bilenler değil midir? Bazen bir acıya göğüs gerebilme gücünü bulmak için sabretmek. Bazen bir hayale ulaşmak için çile çekerken sebat etmek. Umut gözden kaybolmuş gibi görünse de, isyan etmeyip sabretmek. Hep o “belki”yle hayata bağlı kalmak.

Ve umudu hep korumak sabrederken…

***

Biraz da şanstır balıkçılık. Ne kadar sağlam kerteriziniz olursa olsun; kâr etmez şansınız yoksa. İstediğiniz kadar usta balıkçı olun, şans sizinle değilse, eliniz boş dönersiniz eve.
Ya da tam tersi, şanslı gününüzdeyseniz, Poseidon tüm balık sürülerini gönderir oltanızın ucuna.Tıpkı, hayatın kendisi gibi…
Hangi ailenin çocuğu olarak doğacağınız şansınızla bağlantılıdır örneğin. Kimileri doğuştan şanslıdır, kedi misali, dört ayak üzerine düşer hep. Kimileri ise şansını kendi yaratmak zorunda kalır ömrü boyunca. Bedel öder, çiler çeker sahip olduğu her şey için.
Şanslıysanız hiç ummadık bir anda biri girer hayatınıza, bir dokunuşta değiştirir tüm yaşam çizginizi. Ya da tam tersi yanlış birisinin peşine takılır, harcarsınız yıllarınızı. Biraz da şansa şans tanımak değil midir hayat dediğimiz şey?

***

Rüzgârlı havalarda karışır bazen açtığınız misina… Öyle kötü karışır ki; balıkçı tabiriyle kadayıf olur, çözemezsiniz. Kesersiniz karışan kısmı, basarsınız düğümü devam edersiniz avlanmaya. Bir düğüm, iki düğüm, üç düğüm… Ve her düğüm misinanın sağlamlığını azaltır. Düğüm yerleri misinayı toplarken takılır, yeni karışıklıklar yaratır. Misinaya attığımız o düğümler hayatlarımızdaki yanlışlara, vicdan azaplarına, pişmanlıklara benzer.
John Locke’un Tabula Rasa felsefesindeki gibi boş bir levha olarak geliriz dünyaya…
Hata yapa yapa, kazık yiye yiye, düşe kalka alırız hayattan dersimizi. Ve her yanlışımız yer eder içimizde. Affedemeyiz kendimizi üzerinden yıllar geçse de.. Her hayal kırıklığımız saklanır yüreğimizin bir köşesinde ve hatırlatır mevcudiyetini yeri, zamanı geldiğinde. Ne kadar kaçarsak kaçalım kovalar bizi pişmanlıklarımız.
Unuttuk, hazmettik sanır, kendimizi kandırırız. Ve her yeni hatamızda, hepsi topyekûn sökün eder adeta, doluşur usumuza.
İlk düğümün ardından bozulan misina misali, ilk hatamızdan sonra vedalaşırız içimizdeki o masum, naif çocukla… Asla eski “biz” olamayız artık.

***

Velev ki çok büyük bir balık takıldı oltaya. Bir anda asılırsanız, koparır gider misinayı. Çekip çekip salarsınız;  yorarsınız, sersemletirsiniz balığı. Paniğe kapılmadan, yavaş yavaş, serinkanlılıkla… Hayatın kendisi de serinkanlı davranmayı öğretmez mi insana? O meşhur tapınak yazıtında yer alan “gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş” öğüdündeki gibi.

Kimileri en ufak bir başarısızlıkta yıkılır, biter. Mutsuzluk, yenilgi kapısını çaldığından ardına kadar açar “gel gir” der sanki. Küçücük bir zorlukta paniğe kapılır, ne yapacağını bilemez, eli ayağına dolaşır. Ya da isteklerinin dozunu kaçırır. Büyük bir şevkle başlar nerede duracağını bilemez. İhtiraslarının esiri olur, doymaz gözü, hep daha fazlasını ister.

Balıkçılık mutlulukta da, hüzünde de ölçülü olmayı öğretir insana. Zira telaşla oltaya asıldığınızda, koparıp gider misinayı levrek…

***

“Hava döndü” der balıkçılar. Balık keser, yani kaybolur bir süre. Bazen bir gün, bazen iki, bazen üç; bazen bir hafta. İşte o zaman beklemesini bilmek durumundadır, balıkçı. Israr, boşa kürek çekmektir o günlerde. İnsan da gereksiz ısrar huyundan ötürü kaybetmez mi hayatta? Olmayacak sevdaların peşinde tüketmez mi ömrünü bazen? “Elindeki anahtarla açılmayan kapı senin kapın değildir” öğretisini çok severim. İnsan, her istediğine sahip olamayacağı gerçeğiyle yüzleştiğinde tanışır mutlulukla.

Huzur çok fazla şeye sahip olmak değil, çok az şeye ihtiyaç duymaktır. Bir erdemdir şükredebilmek. Ve şükretmesini bilmeyenin kaderidir kendini kahretmek…

***

Velhasıl balık avlamak yaşamın ta kendisidir aslında. Son ana kadar bilemezsiniz ne olacağını. Saatlerce boş atıp çektiğiniz oltanızı tam toplarken kocaman bir balık takılabilir iğnenin ucuna.

Talihsizliklerle geçen hayatınız hiç ummadığınız bir anda size hiç beklemediğiniz güzellikte bir sürpriz de yapabilir.
Doğru yemle, doğru misinayla, doğru yerde avlanıyorsanız ve şanslıysanız, kovanız dolar taşar balıkla.
Yaşamdaki başarı da doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanlarla birlikte olmak değil midir zaten?
Ve balıkçı için, çıktığı avın heyecanı, yakaladığı balıktan çok daha önce gelir çoğu zaman.
Hayat yolculuğunun büyüsü de nereye ulaştığınızdan ziyade “yolda olmak”tadır son tahlilde.
Bir balık avcılığıdır hayat… Çabalarsınız, emek verirsiniz, sabredersiniz…
Ondan sonrası, rast gele!

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir