ÖLMEK VE ÖLÜMSÜZLEŞMEK

“Denemeler” denince ilk akla gelen isim, Fransız yazar Michel De Montaigne’dir…
Ama denemeleri Montaigne’inkiler kadar büyük ses getiren bir yazar daha vardır: “Francis Bacon”
Bacon’ın denemeleri de okuyanın beyninde şimşek çaktırır…
20 yıl önce okumuştum Francis Bacon’un denemelerini…
Kitabın her tarafı çizik içinde kalmıştı, sayfaların kenarına düştüğüm notlardan adeta yeni bir kitap daha çıkardı…

***

Geçenlerde yeniden okumaya karar verdim Francis Bacon’ın “Denemeler”ini…
“Ölüm Üstüne” başlıklı denemesi beni bu sefer bir hayli düşündürdü…
Bir daha, bir daha okudum…
Ölüm olgusu karşısındaki yaklaşımı çok farklı Francis Bacon’ın.
İnsanların ölümden korkmasını, çocukların karanlık bir yere girmekten korkmalarına benzetiyor…
İnlemeler, dövünmeler, soluk bir yüz, ağlayan yakınlar, kara yas giysileri, gömme törenleri gibi şeylerin ölümü korkunç gösterdiğine vurgu yapan Bacon insan yüreğinin ölümü alt edebilecek güçten yoksun olmadığını savunuyor…
Nasıl olsa ödenmesi gereken doğal bir borç olan ölümden korkmayı da budalalık olarak görüyor…

***

Ölüm sadece Bacon’ın değil, birçok düşünürün üzerinde kafa patlattığı bir kavram aslında…
Örneğin Lucillius’a mektuplarında “ölümün çevresinde koparılan yaygara ölümün kendisinden daha çok korkunçtur” derken Seneca da Bacon ile benzer bir tez ortaya atıyor.
Mark Twain ise ölüm korkusunun yaşayamamış olma korkusundan geldiğini öne sürerken, “dolu dolu yaşayan birisi her zaman ölüme hazırdır” diyor…

***

Ölümün panzehiri ölümsüzlük…
Ölüm korkusunu yenmenin en etkili yolu ölümsüzlük kavramına odaklanmak belki de…
Biyolojik anlamda ölümsüzlükten bahsetmiyorum, her ne kadar bilim insanları bir gün bunun mümkün olabileceğini savunsalar da…
İnsan yaptıklarıyla, eserleriyle, hizmetleriyle de ölümsüzleşebilir…
Ve ölümsüzleşebilenler ölümü da alt etmiş olurlar aslında…

***

Fıkra bu ya; sünnetçinin biri caddenin en işlek yerinde bir dükkân açmış…
Kocaman harflerle “sünnetçi” yazan bir levha koymuş en tepeye…
Vitrinine de irili ufaklı bir sürü saat…
Arkadaşı merak etmiş sormuş, “Yahu bu saatleri neden koydun, senin saatle ne işin olur ki?”
Yanıt vermiş sünnetçi: “Ya, ne koyaydım?”

***

Hayatınızı sergileyeceğiniz bir vitrininiz olsaydı…
Bu vitrine ne koyardınız?
Seçmekte zorlanıp, “hangisini koysam” diye mi düşünürdünüz?
Yoksa fıkradaki sünnetçi gibi mecburen bir şeyler mi yerleştirirdiniz camekânın arkasına…

***

Ömrünün sonbaharına gelenler nedense içgüdüsel bir biçimde “öbür dünya”ya konsantre olmaya başlar…
Ölüm korkusudur bunun sebebi…
Ölümün korkusu, hayatın anlamını da gölgelemeye başlar o an…
Ama daha bir sınav bitmeden ikinciye hazırlanmak akılcı bir şey midir?
Bir sınavdan geçer not almadan sonraki sınava hazırlanmak mümkün müdür?
Elbette hayır…
Yani daha bu dünyadayken insanın arkasında ne bıraktığını da sorgulaması gerekiyor aslında…
Fosil bile izini bırakırken arkasında…
Yaşadığının, bu dünyadan gelip geçtiğinin minik bir işaretini dahi geride bırakamayanlar gerçekten yaşamış olurlar mı peki?

***

İşte bu noktada “ölümsüzleşme” denen kavramın önemi ortaya çıkıyor…
Ki, cennete ulaşma arzusu kadar önemli ölümsüzleşme çabası…
Hepimiz elbette çekip gideceğiz bu dünyadan…
Kazık çakacağımız yok…
Peki, yıllar sonra kim hatırlayacak bizi?
Hatırlanacak mıyız?
Nasıl hatırlanacağız peki?
Yaşatılacak mıyız?

***

“Beni hatırla.”
Çok sık duyarız ya da dillendiririz bu cümleyi…
Hatırlanmak için önce unutulmak gerekir.
Hiç unutulmayanlar; hep anılarımızda, usumuzda yaşamaya devam ederler.
Unutmadığımız için hatırlamaya da gerek duymayız ki zaten…
Bedenleriyle vedalaşırız sadece, ruhları ve fikirleri hep bizimledir onların…
Ölümsüzleşmişlerdir aslında…

***

“Kendiniz için yaptıklarınız sizinle birlikte yok olur; ama başkaları için yaptıklarınız sizi ölümsüzleştirir” der ünlü düşünür Albert Pike…
İnsanoğlunu karanlıktan kurtaran ampulü icat eden Edison ölmüş müdür sizce?
Bugün kitaplarıyla insanların hayal dünyalarına ışık tutan bir Albert Camus’nün, bir Balzac’ın, bir Tolstoy’un öldüklerini, artık yaşamadıklarını söyleyebilir miyiz?
Keza tabulara ve dogmalara karşı canları pahasına savaş vermiş bir Sokrates, bir Giardano Bruno, bir İskenderiyeli Hypatia bedenen aramızda olmasalar da fikren hep yanımızda değiller midir?
Keza Atatürk sizce ölmüş müdür yoksa her gün yeniden mi doğmaktadır usumuzda ve gönlümüzde?

***

Hayat çok kısa deriz hep…
Evet, kısadır kısa olmasına ama bu kısalığı nasıl yorumlayacağız?
“Hayat çok kısa, hiçbir şeyi kafana takma, gününü gün et, gül eğlen” diye mutlak bir hedonizm içine girmek de mümkün…
Ya da “hayat çok kısa; hayallerine, amaçlarına ulaşmak için zaman yitirme” diyerek kişinin ideallerine odaklanması da…
Hangisi doğru peki?
Bunun yanıtını kimse veremez, herkes hayatını kendi bildiği, istediği şekilde yaşar…
Ama bence bu noktada “denge” kavramı belirleyicidir…
Hazlar kadar amaçlardır da insanı insan yapan aslında….

***

Ölümden korktuğu kadar “ölümsüzleşememekten” de korksa insanoğlu…
Hayatı tüketmek kadar değerlendirmeye de odaklansa…
Kendisine sunulan yılların tadını çıkarmak kadar hakkını da vermeye çabalasa…
Dünya çok daha yaşanası bir yer olurdu kesin.

***

Bacon denemesinde “İnanın bana, şarkıların en tatlısı, bir insanın gönlündeki yüce amaçlarıyla umutlarına eriştiği andır” der…
Ve şöyle devam eder “Bir yararlılık göstermeye çalışırken ölen kimse kızgın bir kavgada yaralanıp da yarası sıcakken acı duymayan kişiye benzer; dolayısıyla kendisini iyi bir iş görmeye adamış kararlı insan ölüm korkusundan uzak olur…

***

İnsan gerçekten yaşadığını hissettiği an ölümü de alt eder.
Yaşadığını hissetmek de tıpkı Bacon’ın işaret ettiği gibi bir yararlılık göstermekle mümkündür…
Yani asıl ölüm aslında amaçsızca harcanan yaşamlardır…
Gerçekten yaşamak da insanın kendisini ölümsüzleştirecek bir şey bırakabilmesi arkasında…

***

Gözünüzde büyütmeyin bu ideali.
Ölümsüzleşmek belki ağır bir kelime, ama eyleme dökülmesi hiç de imkansız değil…
Topluma hayırlı bir evlat kazandırmak…
Yüzyıllarca ayakta kalacak bir ağaç yetiştirmek…
İnsanlığa hizmet eden bir sivil toplum kuruluşuna destek vermek…
Hiç değilse bir insanın hayatında bir farkındalık yaratmak…
Bu küçücük miraslar bile ölümsüzleştirir insanı aslında…
Tek bir insan tarafından şükranla yad edilmesi dahi ölümsüzleştirir insanı…

***

Korktuğumuz gerçekten ölüm müdür, yoksa ölümün sembolize ettiği “bitiş” mi?
Ölüm kaçınılmaz sondur ama “bitmemek”, yani ölümsüzleşmek kişinin kendi elinde…
İnsan anıldıkça yaşar…
Unutulup gitmektir gerçek ölüm…
Hiç unutulmayanlar da asla ölmemişlerdir zaten….

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir