MUTLULUK BÖCEKLERİ

Çocuğu hasta olmasın diye aşırı titizlenen, gereğinden fazla korumacı anneler vardır.
“Aman mikrop kapmasın”, “aman terleyip üşütmesin” diyerek adeta pamuk içinde saklarlar çocuklarını.
Onu elleme, dışarı çıkma, şunu yeme… Böyle yaparak, akıllarınca çocuklarını hastalıklardan koruyacaklarını zannederler…
Ama bilakis, farkında olmadan, daha büyük risklerle karşı karşıya bırakırlar çocuklarını…
Adı üzerinde: “çocuk”, düşecek de, kalkacak da, terleyecek de…
Uzmanlara göre yerlerde sürünen, arkadaşlarıyla birlikte sokakta oynayan, yani sosyalleşen çocuk daha sağlıklı oluyor.
Mikrop, virüs ve parazitlerle tanıştıkça, vücut alışıyor, bağışıklık kazanıyor.
İlerleyen yaşlarda daha güçlü oluyor bedeni hastalıklara karşı. Ama cam fanusta büyüyen çocuk en ufak bir soğukta hastalanıp yataklara düşüyor…
Yani anne, aslında bu aşırı korumacı tutumuyla çocuğun daha büyük hastalıklara hazırlıksız ve dirençsiz yetişmesine neden oluyor…

***

Kişinin hayatın gerçeklerine, zorluklarına, acılarına karşı duruşunu da aşırı himaye edilmiş çocukların durumuna benzetiyorum bazen.
Dinlediğimiz pembe masalların büyüsüne fazla mı kapılıyoruz, yoksa işimize geleni mi algılamak istiyoruz?
Bu yüzden mi acaba çaresizlikler karşısındaki afallayışımız?
“Sana Gül Bahçesi Vaat Etmedim” diyor Joanne Greenberg o meşhur kitabında…
Dünyaya gelirken de kimsenin bize böyle bir vaadi, taahhüdü yok aslında.
Örneğin, anne babamızı seçme şansımız yok.
Dünyaya geleceğimiz ülkeyi seçme şansımız da yok.
Cinsiyetimizi bile seçemiyoruz.
Yazılmış senaryoların figüranlarıyız hepimiz.
Elbette istisnalar var kaderini döndüren, şansını kıran.
Yaşam öyküleriyle herkese ilham veren.
Ama toplasanız kaç kişi?
Hepimiz olanı değil görmek istediğimizi, görmek istediğimiz şekliyle algılamayı tercih ediyoruz.
Zorluklar da, acılar da hayatın bir parçası…
Bardağın sadece ve hep dolu tarafını görmeye şartlanmak kişinin kendisini kandırması değil mi?

***

Son yıllarda bir de “mutluluk böcekleri” türedi…
Sosyal medyada özellikle çok sık rastlıyorum kanat çırpmalarına…
Onlara göre hayat her zaman toz pembe…
Gül, eğlen, mutlu ol…
Kuşu sev, böceği sev, çiçeği sev…
Ağaca selam var, buluta “merhaba” de…
Yaşamak çok güzel, tadını çıkart…
Olumlu hisset, olumlu şeyler olsun…
Düşüncelerinle olumlu duyguları kendine çek…
Mutluluk böceklerinin popülaritesini bir tür arz talep ilişkisiyle açıklıyorum.
The Secret’ın en çok satan kitaplar listesinden düşmemesi de bu talebin bir sonucu bence.
İnsanın işitmeye ihtiyaç duyduğu şeyler bunlar…
Acı çekene verilen morfin gibi.
Ama etkisi geçiyor elbet.
Hayat, gerçekliğiyle yüzleştiriyor insanı.
Olumlu düşünmeye evet…
Hayattan tat almaya da tamam…
Ama gerçekten koptuğu an hayaller denizine yelken açıyor insan…
Okyanusun dev dalgalarıyla alabora oluyor kolayca.

***

Hayat dediğimiz şey dualiteden, yani bir ikili dengeden ibaret değil mi?
Aynı zamanda hem karşıt hem de bütünleyen duyguların bir karışımı, sentezi hayat.
Beyazın yanında siyah da var.
İyinin yanında kötü de mevcut.
Mutlulukları kadar acıları da var hayatın.
Güzel bir şiir şöyle anlatır bu dualiteyi.
“Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin…”
İşte benim tam da anlatmaya çabaladığım bu aslında.
Alexandre Dumas meşhur Monte Cristo Kontu isimli kitabında “Eğer yaşadığınız hayatın üzüntüleriyle hayal ettiğiniz hayatın zevklerini karşılaştırırsanız, bir daha asla yeniden yaşamak istemez, sadece hayal kurmak istersiniz” diyor.
Hayal edilenle gerçeğin arasındaki farkı çok güzel ifade etmiyor mu Dumas?
Analitik psikolojinin Sigmund Freud ve Alfred Adler ile birlikte kurucusu kabul edilen Carl Gustav Jung “Acı olmadan bilinç ortaya çıkmaz” der…
Doğru, acılar zorluklar olmasa bilincine varır mıyız güzelliklerin, mutlulukların?

***

Hayat, hiç de anlatıldığı, yansıtıldığı gibi bir mutluluk yumağı değil…
Mukayese edildiğinde hüzünlerinin coşkulara ağır bastığı bir süreç hatta.
Yoksa, beklemediğimiz güzel sürprizler bu kadar şaşırtır mıydı bizi? Çok mutlu ve çok mutsuz olduğunuz anlarınızı sorgulayın içinizde. Emin olun ilk aklınıza gelen acılarınız olacaktır.
Ama nedense sürekli gaza getiriliyor insan. Kendisini mutlu hissetmeye zorlanıyor. Ama gerçek hayatı algılamaya başladığımızda terorikle pratik, kuramla eylem, hayal edilen ve yaşanan çelişiyor çoğu zaman.
Kafamız karışıyor…
“Böyle anlatılmamıştı” diyoruz.

***

Önemli olan hayatı sadece mutluluklar yumağı, eğlence silsilesi olarak değil, acılarıyla da, zorluklarıyla da sevip kabullenebilmek.
Yani deyim yerindeyse ne “acıların çocuğu” ne de “saflık” düzeyinde iyimser olmak…
Karamsar düşünüp hayatın sadece acılarına, çilelerine odaklanmak yanlış. Ama insanın kendisini bekleyen ömrü güllük gülistanlık hayal etmesi de.
Hayalleriniz olmazsa mutlu olamazsınız.
Fazla hayal kurduğunuzdaysa düşüşünüz çok acı verir…
Boks maçını çok iyi yumruk atmayı değil çok iyi yumruk yemeyi beceren kazanır.
Hayatta gerçek mutluluk da sadece güzelliklere odaklanmaktansa zorluklara da hazırlıklı olmakla bağlantılı.
Kanmayın mutluluk böceklerine.
Piyanoda 36 tane siyah tuş vardır, bemol ve diyez veren…
Onların varlığıyla hayat bulur 52 tane beyaz tuş…
Sadece beyaz tuşlarla yapılan beste ne piyaniste keyif verir ne de dinleyene…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir