MAYMUNUN POPOSU

Yalanın her türlüsü kötüdür…

Kelimenin başına “beyaz” eklemek suretiyle makul gösterilmek istenilenleri de dahil…

Yanlış mı?

Güzel yalan yoktur.

Var mıdır?

Tüm yalanlar kötüdür…

İtirazı olan?

 

***

 

Ama bence, yalanın en kötüsü, kişinin kendisini olduğundan farklı göstermesidir…

Yani en berbat yalan, insanın kendi hakkında söylediği yalandır aslında.

Başkalarını kandırmasıdır, aldatmasıdır.

 

***

 

Diğer tüm yalanlar “an”ı kurtaran yalanlardır.

Anlık bir zor durumu savuşturmak için söylenmiştir.

Kişi anlık kandırılmalarıyla daha kolay başa çıkabilir.

“Beşte geleceğim der” örneğin muhatabınız.

Altıya kadar beklersiniz, gelmez.

Kızarsınız “bir daha seninle buluşursam iki olsun” dersiniz.

Ertesi sabah uyandığınızda unutmuşsunuzdur bile olayı.

Eser kalmamıştır kızgınlığınızdan.

Ama kişinin kendisini farklı göstermek için söylediği yalanların tolore edilmesi çok zordur.

Birisi hakkında yanıldığını fark eden, kendi kendisiyle de hesaplaşmaya başlar.

Kandıranı affetse bile; ona inandığı için kendisini affedemez.

 

***

Aslında en sık söylenen yalandır bu.

Çünkü en kolayı, insanın kendi kendisini kandırmasıdır.

Ve tamamen pragmatist, oportünist yalanlardır bunlar…

Her toplumda saygıyı, sevgiyi, itibarı, kabullenilmeyi vs. doğuran belirli normlar vardır.

Bu normlara uyarsanız, “muteber” kişi olursunuz…

Ama burada bir nüans var; “uyarsanız” diyorum…

Uyarmış gibi görünmek farklı bir şey…

Ki, işte yazımın girişinde iddia ettiğim en kötü yalan da bu bence.

Yani kişinin sözde saygınlık, itibar kazanmak için asıl benliğini kamufle etmesi.

Yani, söylemle eylemin birbirini tutmaması…

Dilin ayrı konuşması, yüreğin ayrı hissetmesi…

Ambalajla içeriğin örtüşmemesi…

Teorikle pratiğin çelişmesi…

 

***

 

Sosyal yaşam, milyarlarca davetlinin katıldığı bir maskeli balo gibi.

Herkes maskesini takıp dahil oluyor bu baloya…

İçinden geldiği gibi değil, dilinin döndüğü gibi konuşanlar…

Kendisi için istediğini başkasına çok görenler…

Sürekli yaptığı hatayı bir başkasında gördüğünde ortalığı ayağa kaldıranlar.

Samimiyetsizlik, bu maskeli balonun adı.

Birilerine şirin görünme çabası…

 

***

 

Günümüzde Maslow’un ihtiyaçlar piramidi paradoksal bir biçimde tepetaklak olmuş durumda.

En tepedeki kendini gerçekleştirme gereksinimi gelmiş tabana oturmuş.

Her şeyin başı olmuş.

Kişinin kendini gerçekleştirme talebi elbette güzel.

Ama kriter “başkaları ne der?” olunca olay değişiyor.

Kişinin kendisini gerçekleştirmesi, kendisini birilerine beğendirme ihtiyacına dönüşüyor.

Ve meydan yalana, yalancılığa kalıyor ne yazık ki.

Bir yanda kendilerini “yüce varlık” gibi lanse edip yapay saygınlık kovalayanlar…

Diğer yanda kumdan kalelerin ilk dalgada yok olacak kudretine kanıp önünde secde edenler…

 

***

 

Örnek mi?

Mesela, gariban, kendisini sözde rahat bir hayat yaşarmış gibi göstererek kandırır.

Baksanız baksanız, kredi kartı patlamıştır, her ay asgari ödemeyi bile zar zor yapmaktadır.

Ama en pahalı cep telefonunu kullanır.

Masanın üzerine koyar hemen telefonunu “bakın ben şöyle kaliteli biriyim” mesajı vermek için.

Sınıf atlamanın en kolay yoludur onun için kullandığı cep telefonunun modeli…

En ucuz otomobillere diskoyla eşdeğer müzik sistemi kurmanın, yarış arabası lastikleri takmanın mantığı nedir?

Dikkat çekmek, ilgi görmek…

Adam, hayal ettiği arabaya sahip olamaz belki ama endirekt yollarla ilgi çekmeye çalışır.

Sosyal medyadaki paylaşımlara dikkat edin.

Herkes mutlu, herkes harika yaşıyor, tatile gidiyor vs.

Sanki kimse işsiz değil, herkesin tuzu kuru, herkesin bir eli yağda bir eli balda.

Sahte dünyaların mumdan heykelleri olmuş insanlar.

Sanal ve sosyal bir düşünsel mastürbasyonun peşine düşmüş herkes.

 

***

 

Gelelim “krem de la krem” kesime…

Garibanın mantığından farklı mı sanki onların durumu?

Kendilerini farklı gösterme yarışında aralarında fark yok…

Kendisini sözde aydın gösterecek ya…

Öğrendiği bir iki tane özlü sözü diline pelesenk ediyor, üç kuruşluk sermayeden trilyonluk kazanç elde etmeyi umuyor aklınca.

“Boş zamanlarında ne yaparsın?” diye sorduklarınızın yüzde doksanı “kitap okurum” der.

Ama “ne okursun?” diye üsteleseniz kimse bir şey diyemez.

Bal gibi yalan söylüyordur çünkü.

Ve bilin ki “kitap okuyorum” diyenlerin büyük bölümü boş vakitlerinde ya “chat” yapıyordur, ya da televizyondaki o içi boş dizilere dalıp gidiyordur.

Ama bunu söyleme cesaretinden yoksundur.

Amaç saygı görmektir ya, bunun en kestirme yolu da kendini “öyleymiş” gibi göstermektir.

Zaman zaman okurla buluştuğumda “Uğur Bey yazılarınızı ilgiyle okuyorum” cümlesini duyduğumda hep sormak gelir içimden…

“Mesela hangi yazım?”

Sor(a)mam ama bu soruyu…

Yazar hisseder kimin gerçekten kendisini okuduğunu; tıpkı deneyimli doktorun daha hastanın yürüyüşüne bakıp teşhis koyması gibi…

Bile bile, yalan dinlemek zoruna gider insanın.

Hem yanıtını bildiği sorular sormak ne kazandırır ki insana?

 

***

 

Yabancı dilde bildiği dört beş kelime vardır toplasanız, sürekli onları kullanır gündelik hayatında.

Telaffuzundaki hatalara gülenleri umursamadan.

Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”ndaki Bihruz Bey’in durumuna düşmekten gocunmadan…

Televizyonda çok tanınmış bir şarkıcıyla röportaj yapılıyordu.

Kadın kendisini “seçkin” gösterecek ya, konuşurken mütemadiyen aralara İngilizce kelimeler sokuşturuyordu.

Sunucunun tepesi attı, belli ki çok iyi yabancı dil bilgisine sahipti; “Gelin sohbete dilerseniz İngilizce devam edelim” dedi.

O “meşhur” şarkıcının “ık mık” edişini hiç unutamam…

Rezil oldu bir anda…

Sohbetin sonuna kadar bir tane İngilizce kelime kullanmaya cesaret dahi edemedi…

 

***

 

Ahlak kavramına dair sayısız tanım yapılmış…

Ama şimdiye kadar okuduklarım arasında en beğendiğim; “Ahlak, kimse sizi göremezken yaptıklarınızdır” diyenidir.

Samimiyeti de aynı perspektiften yorumlarım.

Yani insanın “kendi gerçeği”ni oynaması.

Evinde yalnızken de, insanlar arasına karıştığında da aynı kişi kalabilmesi, olabilmesi.

Neysen “o”sun…

Bu kadar basit…

Ha, beğenmiyor musun kendini, geliştir o zaman.

Ama gelişmek, çabalamakla mümkün.

Çabalamaya üşeniyorsan, bırak herkes seni o halinle kabul etsin sevsin.

Görkemli, rengârenk bir plastik çiçek olacağına, basit bir çalı parçası ol.

Ama “kendin” ol.

Yalan söyleme kendine dair.

Eleştirilmeye gelemiyorsan, demokrasi havarisi kesilme örneğin.

Başkalarını dinlemeyi bilmiyorsan, sözün kesildiğinde bozulma hiç.

Okumuyorsan, “okumuyorum” de açık açık…

Bilmiyorsan “Fikrim yok” de…

Moliere’in “Kibarlık Budalası”ndaki Mösyö Jourdain’e öykünme…

 

***

 

Gündüz vakti elinde fenerle gezen ve ne yaptığını soranlara “insan arıyorum” diyen Diyojen misali “samimi” insan arıyorum çevremde.

Söylediğiyle yaptığı tutarlı…

Kendisine dürüst, çevresine dürüst…

Maskelerinden arınmış…

Bayramdan bayrama takım elbise giyenler vardır.

Bakarsınız, takım elbise dökülüyordur üzerinden adamın.

Eğreti durur, sırıtır.

Bilirsiniz ki bayram münasebetiyle metazori giyilmiştir o takım elbise.

Bilirsiniz ki normal hayatında hiç takım elbise giymiyordur, kravat takmıyordur..

Kendilerini çevrelerine farklı yansıtanların durumu buna benziyor.

Erdemlerin kişiliklere bol geldiği durumlarda ortaya çıkan tablo, bayramlık takım elbise misali komik ya da rahatsız edicidir.

 

***

 

Rahmetli Çetin Altan’ın yazılarının birinde kullandığı metafor çok hoşuma gitmişti.

Şöyle diyordu Altan: “Maymun ağacın tepesine tırmandıkça yüceldiğini sanır. Oysa ne kadar yükselirse çıplak poposu da o kadar belirginleşir ve rezil olur”

İşte, yüzüne taktığı maskeyle suni saygınlık peşinde koşanları ben bu maymuna benzetiyorum.

Kendilerine muteber gördükçe daha da komik oluyorlar aslında.

Kabak gibi görünüyor, göze batıyor maymunun poposu…

Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözündeki derin anlamı düşünüyorum maymunun poposuyla yüzleştiğimde…

Gülmüyorum ama…

Üzülüyorum…

Acıyorum…

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir