KEK VE PASTA TEORİSİ

Varoluşçu felsefenin duayen isimlerinden,  Fransız yazar Jean Paul Sartre’ın çok sevdiğim bir sözü vardır.
Şöyle der Sartre: “Kendinizle baş başa kaldığınızda yalnızlık hissediyorsanız kötü bir yoldaşsınızdır.”
Yürekten katıldığım, son derece önemli bir tespittir bu.
Gerçekten de kendimizi ne oranda geliştirdiğimiz gerçeğiyle ancak kendimizle baş başa kaldığımızda yüzleşebiliriz.
Tüm maskelerimizden arınır, çıplak benliğimizle baş başa kalırız.
Kendi kendimizle bir sınavımızdır aslında yalnızlığımız…
***
Yalnızlık…
Nedense tüm duygular içinde en çok haksızlık ettiğimizdir bence yalnızlık.
Yalnızlık hep korkutucu, ürkütücü bir duygu olarak sunulmuştur insanlığa…
Katılmıyorum bu düşünceye.
Hüzün veren yalnızlıklar vardır kabul; ama bir de huzur veren yalnızlıklar vardır.
Bize benliğimizi keşfetme olanağı sunan huzurlu yalnızlıklar.
Nadasa bırakılmış toprak gibi…
Bizi kendi içimize döndüren…
***
Soğuk ve ürkütücü olan “yalnız kalmak”tır.
Yalnız olmak ayrı bir şeydir, yalnız kalmak ayrı bir şey…
Yalnız kalmak bir kader, yalnız olmaksa bir tercihtir.
Yalnız kalmaya dair endişeleri anlıyorum da…
Çevremdeki insanların yalnız olma korkularına anlam veremiyorum…
Yalnızlık hissi midir kaçtıkları, korktukları; yoksa bizzat kendileri midir?
Ve neden korkar insan kendisiyle baş başa kalmaktan?
***
Bir an için gözünüzün önünde canlandırın…
Yağmurlu bir günde, şehrin ışıkları altında ıslanmamak için koşuşan insanları seyrediyorsunuz bir bulvar kafesinde.
Tek başınasınız, masanızın üzerinde sıcacık bir fincan kahve.
Ya da deniz kenarında oturuyormuşsunuz, ufku seyrediyorsunuz…
İç sesinize eşlik eden sadece martıların coşkulu çığlıkları.
Veya bir gece yolculuğu yaptığınızı düşünün otobüsle.
Elinizde kitabınız, kulaklıklarınızda caz müziğinin büyüleyici ezgileri…
Bilemiyorum, bundan daha huzur veren anlar olabilir mi insana?
***
Ama hayır, sürü psikolojisi öylesine eline geçirmiş ki insanı, her an birilerini arıyor yanında…
Ne yaparsa yapsın sürekli birilerini istiyor insan yanında…
Neden?
Canı dışarı çıkıp bir şey yemek, bir duble bir şey içmek istiyor.
Hemen telefona sarılıyor birilerini kendisine eşlik etmesi için ikna etmeye çalışıyor.
Ya da hafta sonunu bekliyor kalabalıkların arasına karışmak için…
Neden?
Tatile gitmek istiyor insan.
Birkaç günlüğüne uzaklaşmak her şeyden ve herkesten…
Nereye gideceğinden önce kiminle gideceğine kafa patlatıyor.
Neden?
Randevusuna gidiyor, bekliyor…
Beş bilemediniz on dakikası var kendisiyle baş başa kalabileceği…
Ama hayır, çıkarıyor cep telefonunu dalıyor sosyal medyaya.
Neden? Neden? Neden?
Bu kadar mı korkuyoruz kendimize sarılmaktan.
Bu kadar mı ürküyoruz kendi elimizi tutmaktan?
***
Yunanistan’da yayınlanan kitabımda yer alan felsefi denemelerime farklı başlıklar verdim…
“Parantez felsefesi”, “gökkuşağı kuramı” vs. gibi…
Denemelerimin birine de “Pasta ve kek teorisi” adını koydum.
Özetle şu tezi savunuyorum o denememde.
İnsanı bir kek gibi düşünün…
Hayatını güzelleştiren her şeyi de krema kabul edin…
Mesela sevgilisi, ailesi, mesleği, hobileri…
Kremayı eklediğinizde kek pastaya dönüşür değil mi?
Tadına doyum olmaz değil mi?
Ama bazen tüm kremalarından mahrum kalabilir insan.
Hayatın kime nasıl sürprizler hazırlayacağını kim bilebilir ki?
İşte, tüm kremasını yitirdiğinde kendi kekiyle baş başa kalır insan.
İşte bu yüzden kişinin önce kendi kekini çok iyi karması, pişirmesi gerekir…
Ki, ille de kremaya muhtaç ve gebe kalmasın.
Ki, elinde yegâne kalan kendi keki bile olsa, yerken zevk alabilsin.
Kabul etmek istemediğimiz ya işimize gelmeyen gerçek, kremanın detay olduğu.
Pasta elbette kekten daha tatlıdır, güzeldir…
Yemesi daha büyük keyif verir…
Ama kekinizde iş yoksa pastanız da lezzetli olmaz…
***
Sartre çok haklı…
İnsan kendi kendisine bile eşlik edemiyorsa;  mevcudiyetiyle kime ne sunabilir ki?
Kendinizden kendiniz bile sıkılıyorsanız, yaşatacağınız da aynı histir yanınızdakine, çevrenizdekilere…
Ve hiç anlam veremem insanların yalnızlıklarından korkup dahil oldukları suni birlikteliklere…
Hele hele gençlerin herhangi bir sevgilisi olmadığında düştüğü o komik panik haline…
“Herkesin bir sevgilisi var, benim neden yok?” diyerek yarınlarda pişmanlıklar hanesine ekleyecekleri içi boş ilişkilere yelken açanlara…
Ve yine hiç anlam veremem çevresindeki bekarları evlendirmek için yırtınanlara…
Sanki bekar kalmak, yalnız yaşamak anayasal bir suçmuş da, onları bu suçtan kurtarırmış gibi…
Kişi bir olmayı öğrenmeden iki olmamalı…
Üç, asla olmamalı.
Daha bir olmadan iki olmaya karar verenlerin hatalarının faturasını hiç suçu olmayan ”üç”ler ödemez mi zaten?
İşte o “bir”i keşfetmenin yolu yalnızlıkla barışmaktan geçer bence…
***
Sen önce kendine emek ver, kendine yatırım yap…
Kekini güzel kar, sütünü şekerini kıvamında ekle.
Tadına baktığında önce kendin beğen kendi kekini…
Kekin güzelse zaten bil ki kremasız kalmazsın asla…
Kendini sevmiyorsan, kendine saygın yoksa kimsenin seni sevmesini saygı duymasını bekleme…
Ekşi kremayla bozuk bir pasta olmaktansa, kek ol, kek kal…
Saçma sapan, içi boş birlikteliklerdense…
Hedefi ve amacı olan bir yalnızlık gerçekten çok daha güzel…
Yalnız olmaktan korkma…
Korkacaksan, “yalnız kalmak”tan kork…
İşte o zaman karanlıktır yalnızlık…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir