İNTERNET ALLA TURCA

Öğrencilik günlerimizden anımsarız  “bileşik kaplar formülü”nü…
Neydi?
“Bileşik kaplarda tek cins sıvı varsa, her kaptaki sıvı yüksekliği eşit olur.”
Bileşik kaplar formülünü sosyal yaşama da uyarlayabiliriz pekâlâ…
Nasıl mı?
Aynı mantıkla düşünelim…
Toplumun bünyesine giren bir virüs veya sosyal hayattaki bir bozulma gündelik yaşamın her alanına aynı oranda sirayet eder…
İstisnasız her alanına…
Hukuk sistemine de…
Siyasete de…
Ekonomiye de…
Sanata da…
Spora da…
Üyelerini en rafine anlayışla seçen örgütlere bile…
İstisnasız dedik, eh, normaldir ki sanal aleme de…

***

Toplumsal bozukluklar her alana sızar da internete sızmaz mı hiç? Bileşik kaplar formülü gereği, toplumsal hayatı sembolize eden tüm unsurları internette de görebilmek mümkün…
İkili ilişkilerdeki kurallar aynen internette de mevcut aslında…
İnternet evrensel bir alan olabilir…
Ama her ülkenin vatandaşı, doğaldır ki, kendi bildiği gibi dokunur klavyenin tuşlarına… İnternet toplumun karakteristiğini en kestirme yoldan ortaya koyan bir mecradır…
Sanki aynası gibidir internetteki tutumlar gündelik yaşamın…
Hal böyleyken, Türk toplumunun bir prototipini görürüz internette… Sanal ortamı kullanma şeklimiz, toplumsal yapımızın en güzel örneklerinden biri olmaya adaydır hatta…

***

Aslında olay, ilk önce bilgisayara yaklaşım tarzımızla başlar…
Bilgisayar, malum, “bilgi” kökünden türemiş bir kelime…
Bilgi…
Yani varlık sebebi bilgiye ulaşmak, bilgilenmek…
Ama Türkiye’de bilgisayar ve internet kullanıcılarının yüzde kaçının gayesi “bilgilenmektir acaba?
Kaçımız kaçı bir şeyler araştırırız ya da okuruz internette…
Bu oranın çok yüksek olduğunu söyleyebilir miyiz?
Ya oyun, ya skype, ya facebook-twitter benzeri sosyal paylaşım siteleri… Müzik dinlemek, fal bakmak, okey oynamak…
Vs… Vs… Vs…
Okumayı araştırmayı, öğrenmeyi sevmeyen insan yapımız internette daha da çok belli eder kendisini…
Herhangi bir internet kafeden içeri başınızı uzattığımızda ne görürüz?
Tüm ekranlarda bir oyun açıktır…
Ve herkes, kendini unutup oyuna dalmıştır…
Peki, ya teknik servislerde formatlanmış bilgisayarların açılışında Skype programının otomatik olarak devreye girmesi tesadüf müdür?
Hiç de değil…
Arz talep ilişkisidir bu.
Toplumun talebi neyse, o arz edilir…

***

Gelelim toplumsal yapımızın sanal ortama yansıma şekline…
Örneğin…
Topluluk karşısında konuşma özürlü bir milletiz…
Utanırız, sıkılırız…
“Aman, yanlış bir şey söylerim de insanlar bana güler” korkusu bilinçaltımızı esir alır…
Amipin üremesi bile öğretilir de…
Medeni cesaretin ne olduğu öğretilmez okullarımızda…
Örneğin bir davete gidildiğinde herkes can atar dans etmek için…
Ama pistte kimse yokken cesaret edebilen azdır…
Hep bekleriz “birileri kalksın da dansı başlatsın” diye…
Aynı durum internetimizde de geçerli…
Mantık şudur:”Aman birisi bir şey yüklesin de ben de onun sayfasından paylaşayım….”
Bu yüzden aynı paylaşıma yüzlerce kişinin duvarında rastlayabilmek olasıdır…
Facebook, twitter benzeri sosyal paylaşım sitelerinde paylaşımların neredeyse yüzde doksanı “kopyala yapıştır” esasına dayalıdır…
Ya birisinin düşüncesini kopyalayıp yapıştırırız…
Ya da bir başkasının cümlesini “retweet” yaparız.
Öfkemizi, tepkimizi ya da üzüntümüzü bile kopyala yapıştır cümlelerle ifade ederiz…
Kendimizden bir şeyler yazmayız…
Acaba facebook grupları ya da müzik siteleri olmasaydı ne paylaşırdı insanlar?
Nerede özgünlük? Nerede öznellik?

***

mavisehirdergisi-ugur-oral3

Sevmeyiz okumayı…
Üşeniriz okumaya…
Hani o meşhur “beğen” tuşuna dokunanların birçoğu aslında inanın bilmez bile neyi beğendiğini…
Yazı bir iki cümleyse tamam…
Ama uzunca bir yazıysa paylaşılan “ayıp olmasın” diye beğenilir…
Okumayız okumasına ama kendimizi aydın, entelektüel gibi göstermeye bayılırız…
Bunun yolu da kolaydır…
Başlarız Özdemir Asaf’tan, Can Yücel’den, Nazım Hikmet’ten şiirler paylaşmaya…
Mevlana’dan, Tebrizli Şems’ten alıntı özlü sözlerden geçilmez sosyal paylaşım siteleri.
Ama bu sözleri kopyalayıp yapıştıranların kaçı bu düşünürlerin, şairlerin bir tanecik dahi olsa kitabını okumuştur?
Paylaşım sahiplerine “Asaf’ın, Yücel’in, Nazım’ın bir tane kitabının ismini söyle” deseniz neredeyse yüzde doksanı “hık, mık” etmeye başlar… Okumadan profesör olmayı sever bizim toplumumuz…
1980 öncesinde bir slogan vardı: “İç Birinci, ol devrimci”
Aynı mantık…
Aynı hesap…
Aynı kolaycılık…

***

Toplum olarak niceliği her zaman niteliğe tercih ederiz…
Bilmem ne kadar kayıtlı üyemiz var diye böbürlenen ama sandık açıldığında üye sayısı kadar bile oy alamamış siyasi partiler gibi…
İnternette de bir nicelik sevdası kaplar hemen bizi…
Arkadaş listesinde kaç kişinin olduğudur kriter.
Ya da takipçilerinin kaç kişi olduğu…
Yazışma gruplarında “Şu kadar kişi olduk” demeyi de çok severiz…
Tamam, çok kişinin teveccüh göstermesi, üye olması önemlidir…
Ama çoğalma beraberinde bazen çoğu zaman bozulmayı da getirir…
Çok kişi olsun da kim olursa olsun yaklaşımı kalitenin düşüşünü hızlandırır…
Sonra cılkı çıkar paylaşımların…
Kontrol edilemez…
Kakofoniye döner sohbetler…
Bir grupta kaç kişi olduğu mu önemlidir yoksa o gruptaki tartışmaların, paylaşımların seviyesi ve kalitesi mi?
Emrivaki gruba üye yapma olayına ise hiç girmeyelim…
Bu da tamamen bizim “Ölümü gör, bir şeyler ye” ısrarımızın sanal ortama uyarlanmış halidir.

***

Tartışma adabından uzak bir toplumuz…
Karşıt görüşlere saygılı ve hoşgörülü davranmayı bilmeyiz…
Görüş açıklamakla kendi fikrini dayatmak, ya da eleştirmekle hakaret etmek arasındaki ince çizgiyi asla tutturamayız…
Böyle gelmiş, böyle gidiyor…
İnternette de aynı durum söz konusu…
Facebookta ya da diğer sanal paylaşım ortamlarında hakaret gırla gidiyor… İnternet ortamındaki bazı paylaşımlara açılan davalara hak vermemek elde değil… Çünkü işin cılkı cıkmış durumda resmen…
Kişilik hakları vs. kimsenin umurunda değil… “Yüzüne karşı söyle” deseniz kimse ağzını açamaz.
Ama sanal ortamda herkeste bir cahil cesareti!
Evet, internet özgürlüktür…
Ama özgürlük ayrı bir şey, sorumsuzluk ayrı bir şey…
Özgürlük kimseye bir başkasına hakaret etme hakkı tanımaz…
Haber sitelerindeki forum bölümleri tam savaş meydanı gibi…
Hele hele tartışılan konu hassas bir konuysa…
Toplumsal bilinçaltımızda saklanan “kodum mu oturturum” yaklaşımı hemen su üzerine çıkıyor internet ortamındaki tartışmalarda…
Küfrün bini bir para…
Tartışmıyoruz, saç saça baş başa kavga ediyoruz sanki internette…
Tıpkı gerçek hayatımızda olduğu gibi…

***

Bir de sosyal hayattaki yetersizliklerini, hazımsızlıklarını sanal ortamda her konuya muhalefet ederek gidermek isteyenler var…
Ya da bireysel iç huzursuzluklarını sağa sola sataşarak dışa vuranlar…
Hani, gündelik hayatta kavga arayanların “Neden baktın kardeşim?” yaklaşımı vardır ya…
Aynı yaklaşımı internetteki yazışmalarda da görebilmek mümkün…
Hem de fazlasıyla…
Rahmetli Özal’ın çok doğru bir tespiti vardı.. Derdi ki: “Bizim milletimiz kavga seyretmeye bayılır ama kavga edenlerden nefret eder”
Gerçekten bayılır insanlarımız kavga izlemeye…
İki kişi, yolun ortasında yumruk yumruğa kavgaya girişsinler..
Herkes işini, gücünü bırakır seyre dalar kavgayı…
Sanki bir tiyatro izler gibi…
En nihayet birkaç babayiğit tarafları ayırır… Meraklı kitle dağılır…
Dağılırken de istisnasız herkes ayıplar kavgaya tutuşanları: “Yakışıyor mu hiç koca koca adamlara böyle kedi köpek gibi boğuşmak”
Aynı durum internet ortamında da geçerlidir aslında…
Tartışmaları okumaya herkes bayılır…
Bu kavgacı “klavye kabadayıları” bu özellikleriyle popülarite kazanmaya çabalarlar… Ve genelde hep aynı tiplerdir sağa sola bulaşan, sataşan…
Beklerler ki birileri kendilerine yanıt versin, kavga çıksın…
Çünkü kavga etmektir esas amacı.
Huzursuzdur…
Huzursuz olduğu için de gerçek dünyada dostu yoktur…
Eh kiminle kapışacak?
İnternette nasılsa binlerce kişi var…
Ama ne olur?
Medeni bir biçimde görüşlerini ifade etmek isteyenlerin de hevesi kırılır zamanla… Tıpkı çok olay çıkan bir eğlence yerine artık kimsenin gitmek istememesi gibi, bu kişiler bulundukları sanal grupların da tadını kaçırırlar… Yüzlerce üyesi vardır sözüm ona… Ama bakarsınız bir şeyler paylaşanların, yorum yazanların sayısı iki elin parmaklarını geçmez bile…

***

Toplum olarak “Türkiye’yi kurtarma” sohbetlerine bayılırız…
İki kişi bir araya gelse, sohbet biraz koyulaşsa ya da ortamı biraz anason kokusu kaplasa başlarız Türkiye’yi kurtarmaya…
Bu durum internet ortamında ayyuka çıkmış durumdadır adeta…
Tamam, insanların ülke meselelerine ilgili olması güzel ve saygı duyulacak bir şey… Ama bakarsınız her fırsatta ülke yönetimine dair görüş belirtenlere… Bir siyasi partiye üye olmak mı? Olmazlar…
Bir sivil toplum örgütüne katılmak mı? Katılmazlar…
Geçtik tüm bu demokratik duruşları….
Birçoğu bir dilekçeye imza bile koymamıştır…
Birçoğu mitinge bile gitmeye üşenmiştir ya da çekinmiştir…
Ama klavye başına geçtiklerinde herkes en azılı protest…
En sıkı demokrat… Ama internetten çıktıkları anda hepsi “kuzu”…

***

Hobisi olmayan bir toplumuz…
Eh, hobisizliğin bir diğer adı da “asosyallik” değil mi?
Öğrencilik yıllarında tek hedef ve tek başarı ölçütü sınavlarda başarılı olmak…
Sosyal faaliyetler birçok ebeveyne göre fuzuli zaman kaybı…
Argo tabirle “ot gibi” yetişen bir gençlik…
Okul bitince de durum farklı değil…
Ot ne kadar büyürse büyüsün ot kalır…
Evden işe…
İşten eve…
Sosyal hayat yok…
Sinema, tiyatro yok…
Spor yok, sanat yok…
Ne kalıyor geriye?
Bir tek internet!
Tek sosyal olma aracı internet…
Tüm bastırılmış duyguların dışa vurulduğu alan da internet…
Bir de son yıllarda Whats App eklendi buna..
Sabahın köründe “Günaydın”la başlayıp sabaha karşı “İyi uykular” ile bitirenlere ne demeli?
Bu, çevrelerinde, gerçek hayatlarında “Günaydın”, “İyi uykular” diyecek bir kimseleri olmayıp da  malum duygu boşluğunu sanal ortamlarda doldurmaya çalışmak değildir de nedir?
Vah, vah, vah…
Bu ne derin bir yalnızlıktır böyle…
Bir televizyon reklamında bas bas bağırıyor alt ses: “Sen de facebooka gir, sosyalleş”
Vah benim toplumum…
Eğer sosyalleşmek facebooka girmekse…
Söylenecek tek bir söz var: “Ört ki ölem!…”

mavisehirdergisi-ugur-oral2

***

Tek başına kafayı çekerken yalnızlıktan sıkılıp birilerine sarmak için internete girenler…
Karşı cinsle girdiği ilişki sınavlarının hepsinden çakıp da bütünlemeyi sanal ortamda yaşamak isteyenler…
İnternetteki profilleri gezerek “avlananlar(!)…
Neredeyse iki bin tane fotoğrafını paylaşarak “Bakın ne kadar güzelim” diyerek dış görüntüsüyle dikkat çekmeye çabalayanlar…
Hiç tanımadığı insanları saygısızca dürtenler…
Prostatından, kalp ve tansiyon ilaçlarından fırsat bulduğunda kızları, torunları yaşındaki kadınlara kur yapan “amca”lar…
“Bakın ben ne kadar kaliteli yaşıyorum” mesajı vermek için gittikleri her cafeyi, restoranı, barı, oteli vs. sayfalarında duyuranlar…
Hepsi, bizim yerli sermayemizin mahsulleri…
Hepsi “Alla Turca” internet”in figüranları…
Kim bilir, belki de başrol oyuncuları…

***

Türkiye “okuma kültürü”ne sahip olmadan “televizyon kültürü”ne geçti…
Eh binanın temeli olmadığından yapı hep sallandı ve sallanmaya devam ediyor…
Aynı şekilde internet de bir anda içine düştüğümüz bir girdap…
Tüm dünyanın sınırlarını ortadan kaldıran…
Bilgiye çok çabuk ulaşılmasını sağlayan…
Evrenselliğe giden yolda çok önemli bir buluş…
Tabii doğru kullanılırsa…
Düzgün kullandığımızda bize büyük yarar sağlayacak bir buluşu hemen amacından saptırıyoruz…
Yozlaştırıyoruz…
Tadını bozuyoruz…
Tıpkı bankaların ATM makinelerinin tuşları üzerinde sigara söndürenler…
Kola veya kahve otomatlarına yabancı maddeler sokup bozanlar…
Acil durumlar için yanımızda taşıdığımız cep telefonlarını sohbet aracı olarak kullananlar gibi…
Eski demir perde ülkelerinin mantığıyla “İnterneti böyle kullanacaksınız” diye diretmek olmaz tabii ki…
İnsanlar özgürdür…
Ama bazı şeyleri tadında bırakabilsek keşke…
Her konuda aşırılığı sevdiğimiz gibi bu alanda da duracağımız yeri bilmiyoruz…
Sanal dünya gerçek dünyanın yerini almaya başlamış durumda…
Sosyal paylaşım siteleri “asosyalliği” körüklüyor…
Aynı iş hanında (hatta aynı işyerinde) çalışan, aynı apartmanda oturanlar Skype, Whats App aracılığıyla görüşüyorlar…
Telefonu açıp “merhaba” demek varken insanlar facebook üzerinden sohbet ediyorlar…
Arkadaşlık davetini kabul etmemek ya da listeden çıkarmak büyük kavgalara sebep oluyor…
Yolda karşılaşsalar selam bile vermeyen kimseler sanal ortamda birbirlerine davet gönderiyorlar…

***

Sonuç olarak…
Gündelik hayatımızı, değerlerimizi, artılarımızı ve eksilerimizi aynen internete de taşıyoruz….
Evet, bilgisayarı ve interneti yaratan teknoloji çok büyük bir teknoloji…
Ama o iş o bilgisayarı ve interneti kullananda başlıyor ve bitiyor…
Ve bizler, klavyeye  doğaldır ki “Türk gibi” basmayı tercih ediyoruz…
Eh…
Bileşik kaplar formülüdür bu!
Gerçekte yaşanan neyse…
Sanal ortam da bunun bir izdüşümünden ibaret…

 

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

4 Comments

  1. Suavi Tuncay

    29 Ekim 2015 at 18:04

    Değerli Uğur ORAL her zaman olduğu gibi yine döktürmüş.. Eline diline sağlık..POPÜLER KÜLTÜR dersleri kapsamı içinde son derece önemli tespitlerini ele almak mümkün. Ben fakültede bu dersi de veriyordum. Ama gel gör ki en gerekli alan olan gazetecilik bölümünden bu ders kaldırıldı. Kapris, yetersizlik ve öngörü noksanlığı yanında yetersizlik toplumun her kesimine rastlamış. Kimseyi hedef almadan kurumsal yapıların bozulması sosyalleşme sürecini de etkiledi..Aile, Okul, Arkadaş Grupları ve çevre etkileşim düzeyindeki bozulma sizin saptamalarınızı haklı çıkarıyor.. Tebrik ederim. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Selamlarımla…

  2. Metin Oral

    29 Ekim 2015 at 18:13

    Bana dokunsa da tespitler doğru.Selamlar…

  3. NİMET BAŞBUĞ

    29 Ekim 2015 at 19:38

    Sayın Uğur Hocam..Toplumsal olaylara getirmiş olduğunuz yorumlara aynen katılıyorum..Aynen yazdığınız gibi, evrensel kültür düzeyi ve niteliklerinden adım adım uzaklaşan bireylerle şekillenen sosyal yapmız malesef her geçen gün kan kabetmeye devam ediyor..Elinize, sağlık..Çok teşekkürler..Yrd.Doç. Dr. Nimet BAŞBUĞ

  4. hakan

    03 Kasım 2015 at 13:11

    sosyal medyadan ve etkilerinden çok doğru analizle sonuç çıkartıyorum teşekkür ederim ,kitle iletişim araçlarınında etkilerinden bahsedebilseydin daha çok yararlanırdım saygı ve sevgilerimle

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir