DUYGULARI KOKLAMAK

Duygularımızla en ilişkili duyu organımız hangisidir sizce?
Çoğunlukla hep görme yetimize vurgu yapılır değil mi?
Eh, güzellikleri gözlerimizle keşfederiz…
Gördüğümüz bir güzelliğe vuruluruz…
Görüntüsü gitmez örneğin gözümüzün önünden sevdiklerimizin…

***

Dokunma ve işitme yetilerimizin de duygularımızın oluşumunda yeri yadsınamaz…
Dokunarak hissederiz teninin sıcaklığını sevdiğimizin.
Keza sesi yer eder hep usumuzda, kahkahaları çınlar kulaklarımızda.
Ama tüm bu duyuların arasında en hâkim olanı koku alma yetimizdir bence.
Burnumuzla içimize alırız aslında sevdiğimizi…
Kokusuna bağlanırız.
Her şeyin eksikliğine alışır da insan…
Koku farklı…
Kokular derin yer eder içimizde…
Anılarımızda, bizimle yaşar bir ömür boyu…

***

Koku alma duyusunun faaliyetine bir saniye bile ara vermeyen yegâne duyu olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Keza insana dair tüm duyguların neredeyse yüzde sekseninin kokuyla geliştiğini öğrendiğimde de.
Le Monde Gazetesi’nde Fransız felsefe Profesörü Chantal Jacquet’nin bir makalesini okumuştum.
Fransız profesör, insanın doğasındaki “arzu” hissinin direkt koku alma duyusuyla bağını çok çarpıcı örneklerde ortaya koyuyordu.
Nasıl ki Sigmund Freud tüm davranışların tabanına “cinselliği” yerleştiriyorsa, Chantel Jacquet de aşktan şehvete kadar tüm duyguların ve dürtülerin temelinde “koku”nun olduğunu iddia ediyordu makalesinde.
Bu hipotezler düşündürdü beni.
Ve düşündükçe koku alma duyumuza haksızlık ettiğimizi fark ettim.
Ve yine düşündükçe, aslında burnumuzla hissettiğimizi keşfettim.

***

Gerçekten de koku alma duyusuyla duygularımızın arasında sandığımızdan çok daha güçlü bir bağ var… Kokularla yaşıyoruz aslında.
Ne kadar lezzetli olursa olsun kokusunu sevmediğiniz bir şeyi yiyebilir misiniz?
Ya da kokusu sizi rahatsız eden bir mekânda bulunmaya ne kadar dayanabilirsiniz?
Beğeni önce koku alma duyusuyla başlıyor.
Burnuyla sevemeyen, yüreğiyle de sevemiyor.
Yani aslında kalbe “sev” emrini veren koku olma duyumuzun ta kendisi…
Türkçemizde “öpüşmek koklaşmak” tabirindeki “koklaşmak” vurgusu aslında hiç de boşuna eklenmiş değil…
“Ten uyuşmazlığı” dediğimiz o büyük uçurum bile tek başına açıklamıyor mu her şeyi?

***

Tom Robbins, Parfümün Dansı isimli kitabında “Geçmişle ilgili en güçlü bağımız kokudur” diyor.
Çok doğru bir saptama…
Koku, geçmişte kalmış anları bugüne taşıyor.
Bazen bir koku alıyor burnumuz…
Geçmişe dair, içimizde yer eden bir kokuya benzetiyoruz.
Yıllar öncesine gönderiyor burnumuz bizi.
Bir koku alt tarafı, ama tüm ruhumuzu sarıp sarmalıyor bir anda…

***

Hatırlar mısınız, dondurmanın bir kokusu vardı eskiden.
Hele hele külahla buluştuğu yerde nasıl da yoğunlaşırdı o koku…
Eski bakkal dükkânlarının kokusunu anımsayan var mı peki?
Ya da ilkokul yıllarında içimize çektiğimiz o renkli silgilerin kokusunu…
Ya da örneğin çocukça bayramların değişmez anısı mantarların patladıktan sonra arkasında bıraktığı yanık kokusunu?
O kokular çocukluğun kokusuydu işte. Azla yetinmeyi bilen, küçük şeylerle mutlu olabilen çocukluğun kokusuydu o koku.
Mazide kaldı o kokular.
O kokular bugün nostaljinin kokusu artık…
Nostalji de kokar çünkü…

***

Her evin farklı bir kokusu vardır mesela… Kapıyı açar açmaz dolar içinize… Eve dönmenin mutluluğudur o koku. Kişinin ait olduğu yere ulaşmasının, kendisini güvende hissetmesinin kokusudur o koku…
Yaşanmış mutlulukların, paylaşılmış bir hayatın kokusudur o koku.
Hele hele baba evinin kokusu.
İnsan kaç tane ev değiştirirse değiştirsin, baba evinin o kokusu hiç silinir mi usundan?
Huzurun kokusudur o…
Huzur da kokar çünkü…

***

İnsan sevdiğini yitirdiğinde sesini de kaybeder görüntüsünü de.
Bir tek kokusu kalır geriye…
Yıllar geçer, beden toprak olur, koku kalır.
Kokuyla yaşarız, kokuyla anarız.
Zamanında giydiği elbiselere sarılıp içimize çekeriz o kokuyu.
Yastığında uyuruz, bıraktığı o kokuyu hissedip rüyalarda buluşuruz.
Hissedebilmenin en güçlü halidir koklamak.
Hiçbir anı, kokusunu yeniden alabilmenin yaşattığı duygunun yerini alamaz.
Kokusuna sığınarak avutmaya çalışırız kendimizi.
Yasın kokusudur o…
Yas da kokar çünkü…

***

Aşık olursunuz…
Burnunuz sevdiğinizin kokusundan başka koku almaz olur adeta.
Yer, gök, deniz her şey onun gibi kokmaya başlar sizin için.
Ve biter bir gün her şey…
Bir mağazada burnunuza gelir kullandığı parfümün kokusu…
Ya da benzetirsiniz mesela…
Hızla etrafınıza bakınırsınız acaba “orada mı” diye…
Ya da illüzyonlar görür, kokusunu aldığınızı hissedersiniz bir anda.
Yıllar geçer…
Yeni aşklar çalar kapınızı, gönlünüz yeni misafirler ağırlar.
Ama o koku asla terk etmez bilinçaltınızı…
Kalbin atışının kokusudur o..
Uçuşan kelebeklerin kanatlarının kokusudur..
Aşk da kokar çünkü…

***

Göz unutur…
Gözden ırak olan gönülden de ırak düşebilir bazen…
Ama burun unutmaz…
Eski fotoğraflar belki gözünüzün önünde yeniden canlandırır sevdiğinizi.
Ama kokusunu aldığınızda hissedersiniz ancak sizinle olduğunu.
Anının gerçeğe dönüştüğü andır koku.
Anılar da kokar çünkü…

***

Ve gün gelir, toprağın kokusuna vurulur insan…
Her yağmurda toprağın kokusunu çeker içine derin derin…
Dünyadaki en güzel kokudur toprak kokusu…
Sevdiklerimizi almıştır çünkü bağrına…
Anne kokar toprak…
Baba…
Kardeş…
Eş…
Sevgili…
Evlat…
İnsanın bir gün, yeniden sevdiklerine kavuşacağı güne duyduğu özlemin kokusudur o koku.
Vuslat da kokar çünkü…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir