DEMOS KRATOS

Mükemmel bir yönetim biçimi var mıdır? Demokrasi, gerçekten de “kusursuz” bir rejim midir? Halkın iradesinin ortaya konması bağlamında en ideal rejim olarak kabul edilir edilmesine de… Tarih içinde sürekli eleştiri konusu olmuş bir yönetim tarzıdır demokrasi…

***

Örneğin demokrasiye inanmazdı Yunan düşünür Platon…
Siyaset bilimine  “Platon’un paradoksu” olarak geçmiştir büyük filozofun demokrasi sorgusu…
Platon, bilinçsiz kitlelerin yapacağı seçimlerin, hatalı sonuçlar doğuracağını savunmuştur…
“Devlet” isimli eserinde egemenliğin cahil kesimlerin eline geçmesi durumunda demokrasinin felaketlere yol açabilecek bir rejim olduğu öne sürmektedir Platon…
Şöyle demektedir “Ya halk, kendisini bir tiranın yönetmesini isterse ne olacak?” Haksız mı?
Saddam Hüseyin %99,4 oy almıştı 1995’te. Mussolini’nin 1924’te aldığı oy %64’tü. Hüsnü Mübarek 2005’te %88 oy almıştı. Beşer Esad’ın 2012’de aldığı oy %67 Hitler’in Nazi Partisi Temmuz 1932’de oyların yaklaşık yüzde 40’ını almadı mı?
Hitler de sonuç itibarıyla seçilerek göreve gelmedi mi?
Yani yönetenin seçimle göreve gelmesi yeterli midir demokrasi için…
Özgürlük sunmayan bir rejim, gerçekten demokrasi midir?
Yoksa ‘demokrasi ambalajına sarılmış bir dikta rejimi’ mi?
20. yüzyılda gördüğümüz diktatörlerin çoğu, “demokrasi elden gidiyor” diye kendi baskı rejimlerini kurmuşlardır…
Yani demokrasi, aslında demokrasiden rahatsız olanların elinde oyuncağa dönüşmüştür, demokrasi vaat edenlerin elinde can vermiştir bir anlamda…

***

Platon aslında hiç de yalnız değildir bu görüşünde…
Misal, kendisinden önce yaşamış Aristo’ya göre de demokrasi despotizmin en ileri şeklidir.
Tarihsel süreç içinde düşünürlerin demokrasi sorgusu sürmüştür…
Fransız aydınlanmasının öncü isimlerinden Voltaire “Katıksız demokrasi, ayak takımının despotizmidir” fikrini savunmuştur.
Montesquieu de destek vermiştir Voltaire’in düşüncesine: “Demokrasi iki farklı aşırılığa sahiptir; aristokrasiye dönüşen eşitsizlik ruhu ve despotizme dönüşen aşırı eşitlik ruhu.”
Emanuel Kant “Demokrasi despotizmdir. Genel iradenin onaylamadığı bir yürütme oluşturur.” der… Ünlü düşünür Pierre Joseph Proudhon’a göre demokrasi keyfi güçten başka bir şey değildir. Hatta gizli bir aristokrasidir.

Liberalizmin fikir babalarından Friedrich A. Von Hayek ise şöyle açıklar görüşünü: “Demokrasi ümit edildiği gibi tiranlığa ve baskıya karşı insanların güvenliğini sağlayacak bir sistem olamadı. Düşünen insanlar arasında demokrasiye inancın giderek azaldığını görünce üzülüyorum.”

***

Demokrasi, Yunanca Demos (halk) ve Kratos (iktidar, erk) sözcüklerinin birleşimiyle ortaya çıkmış bir kelime…
Etimolojik olarak halkın gücü, vatandaşın hâkimiyeti anlamına geliyor… Yani olay “demos”la, halkla başlıyor… Platon demokrasiden yola çıkarak “demos”u yani toplumsal bilinci sorgulamıştır aslında…
Eğer “demos” seçimini bilinçli yaparsa “kratos”un icrasında da sorun olmaz.
Demokrasinin günahı da sevabı da “demos”un omuzlarındadır yani…
Bu yüzdendir ki demokrasiye karşı çıkan düşünürler “demos”un yapabileceği hatalara dikkat çekmektedir aslında…
Ya da “demos”un düşebileceği tuzaklara…

***

Türkiye’de demokrasi var mıdır?
Türkiye demokratik bir ülke olabilir mi?
Bu soruya rasyonel bir yanıt verebilmek için Platon’un perspektifinden bakalım…
Türkiye’deki seçmeni, yani  “demos”u sosyolojik ve hatta genetik açıdan analiz edelim.
Yüzyıllar boyunca “teba” olarak yaşamıştır Türk Toplumu…
“Biat etme” kültüründen gelen bir toplumun demokrasiyi hazmetmesi ve uygulaması çok zordur…
“Padişahım çok yaşa” söylemi; devletin “baba” olarak anılması şeklinde devam eder… Tüm batılı toplumların tersine bizde devlete “baba” denir…
Ve nasıl ki örfümüzde babaya baş kaldırmak yoksa devlete de karşı çık(a)mayız… “Baba döver de sever de”der, teslim oluruz… Bu yüzden toplumsal hak arama girişimlerine yabancıyızdır…
Sesimizi yükseltemeyiz, korkarız…
Gerçekten demokrasinin hakim olduğu ülkelerde devlet bireyine “siz” der, “rica eder” Bizde, devletin vatandaşa “emretmesi” ve “sen”demesi her şeyi anlatmıyor mu?
Devlet mi bireyin mi emrindedir, yoksa birey mi devletin?
İşte demokrasinin mevcudiyeti bu sorunun yanıtıyla direkt ilişkilidir…
Yani demokrasiye yabancılığımız örfümüzde başlıyor aslında…
Yönetene kayıtsız şartsız itaat etmek genlerinde var toplumun…
Vahdettin’in Rauf Bey’e “Millet koyun sürüsü! Bu sürüye bir çoban lazım! İşte o da benim!” demesinin ardından kaç yıl geçti ki Allah aşkına?

***

Demokrasi bir kültür birikiminin sonucu… Yüzyıllar boyu süren bir medeniyet terbiyesinin meyvesi demokrasi… Biz bu terbiyeden geçtik mi peki? Ya da yeteri kadar hazmedebildik mi özgürlüğü? Türk devrimi yarım kalmasıydı, bugün demokrasimiz aslında çok daha olgun bir konuma gelebilirdi…
Atatürk’ün çok erken vefat etmesi, sonrasında CHP yönetimlerinin halkla kaynaşamaması, devrimin tam anlamıyla hayata geçmesini önledi…
Eğer devrimler gerçekten planlandığı oranda hayata geçebilseydi bugün medeniyet yolunda Türkiye çok daha gelişmiş bir ülke olurdu…
İşte o zaman, gerçekten batılı ülkelerdekini andıran bir demokrasiden bahsetme şansımız olurdu…

***

Batıda demokrasi fikrinin gelişim sürecine baktığımızda Türkiye’nin neden bu yolda çuvalladığını görebilmemiz mümkündür.
Aydınlanmayla gelişen demokrasi fikri, sanayi devrimiyle palazlanmıştır batıda… Şehirli ve emekçi sınıfın güçlenmesiyle yerleşmeye başlamıştır batıda demokrasi…
Piramidin tabanında bireyin özgürlük ve yönetime katılma talebi mevcuttur…
Bizde piramit ters yerleşmek durumunda kalmıştır. Yani tepedekilerin demokrasi fikrini tabandakilerin benimsemesi beklenmiştir…
O dönemin koşullarına göre bu kaçınılmaz olsa da başarılı olamamıştır ne yazık ki.. Bedel ödemiştir batılı ülkeler demokrasi için…
Bedelini ödediği için de değerini bilmektedir özgürlüklerin…
Örnek mi?
Mesela kadınlar seçme ve seçilme hakkına sahip olmak için büyük kavgalar vermiştir batıda…
Bedel ödeyerek sahip oldukları bu hakkın üzerine titrer kadınlar…
Ama Türkiye’de kadınlar Atatürk’ün vizyoner liderliği sayesinde batılı ülkelerden bile önce, hem de hiç yorulmadan, kavga vermeden sahip olmuştur bu hakka…
Bedel ödemedikleri için kadınlar sahip çık(a)mamışlardır haklarına

***

Fransız ve Amerikan devrimlerini incelersek ikisinin de bir bildirgeyle sonuçlandığını görürüz…
2 Temmuz 1776 tarihinde onaylanmış 4 Temmuz’da ilan edilmiş Amerikan Bağımsızlık Bildirisi…
26 Ağustos 1789, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi.
Her iki bildirge de bireyin özgürlüklerine ve insan haklarına gönderme yapmaktadır…
Bizde Atatürk ve birlikte hareket ettiği birkaç aydını saymazsak kimse demokrasi için yapmadı ki Kurtuluş Savaşı’nı… Ulusun özgür olması, bireyin özgür olması anlamına gelmez her zaman… Amaç ülkeyi düşmandan kurtarmaktı…
Hatta ülke düze çıkınca padişahın yeniden başa geçmesini bekleyenler bile vardı…
Birinci Türkiye Millet Meclisi’nde “İkinci Grup” olarak adlandırılan milletvekili topluluğunu anımsayın…
Türkiye’de çok partili döneme geçiş yani demokrasinin doğumu sadece 68 yıl öncesine dayanıyor…
68 yıl bir ülkede demokrasi kültürünün oturması adına öyle az bir süre ki…

***

Kabul edelim ya da etmeyelim, (işimize nasıl geliyorsa) bizde sorun “demos” ta… Seçmenin büyük bölümü eğitimsiz…
Demokrasi, bu bilinçsiz kitleleri menfaatleri doğrultusunda yönlendirmek isteyenlerin elinde bir oyuncak olmaktan öteye geçmiyor ne yazık ki. Eğitimsizlikten daha da vahimi “bilinçsizlik” İçi boş eğitim, bilinçli yurttaş üretmez… Bilinçli seçmen, kefenlere bürünüp yollara düşmez…
Bilinçli seçmen, “öl de ölelim” diye slogan atmaz”
Borsada bir kuruşu bile yokken “borsa düşüyor” diye karalar bağlamaz…
Bilinçli seçmen, kendisine yalan söyleyen siyasetçiyi cezalandırır…
Bilinçli seçmen, kendisini yönetenlerin bu denli geniş dokunulmazlığa sahip olmasına izin vermez…
Bilinçli seçmen eleştirir, sorgular, körü körüne oy vermez…
Bilinçli seçmen milletvekilinin “vekil” kendisinin “asil” olduğunu unutmaz…
Demokratik ülkelerde seçmen işte bu bilinçtedir… Peki ya Türkiye’de?
Seçmen okumaz bizde…
Soruşturmaz, öğrenmek istemez…
Çoğu ezbere oy kullanır…
Çoğu depolitizedir…
Politize olanlar ise takım tutar gibi parti tutar Türkiye’de…
Anadolu’da kadınlar eşi nereyi işaret ederse oraya oy verir bizim toplumumuzda…
Gençler kendisine iş vereceğine inandığı partiye…
Hali vakti yerinde olanlar oy kullanmaya bile gitmez…
Bir kilo şekere, bir paket makarnaya satanlar vardır oyunu…
Ekonomik durumu bizimkinden çok daha kötü olan, halkın büyük bölümünün sefalet çektiği Avrupa ülkelerinde göremezsiniz bunu…
Olay ekonomiyle değil, demokratik bilinçle bağlantılıdır çünkü…

***

Demokrasinin “olmazsa olmaz”ı kabul edilen STK’lara (Sivil Toplum Kuruluşları) üye olmaktan çekinir bizim halkımız…
Tüm seçmenler içinde bir siyasi partiye üye olanların oranı ancak %14’tür…
Bir toplu dilekçeye imza atmaya bile çekinir bizde insanlar…
Türkiye’ye demokrasi getireceğini iddia eden partilerin kendi içlerinde bile yoktur ki demokrasi…
Genel başkanların koltuklarına yapışmıştır… Ön seçim yapılmadan adaylıkların keyfi biçimde dağıtıldığı…
Partililerin, partilerini sorgulama özgürlüğüne sahip olamadığı bir antidemokratik siyasi yapıdan demokrasi üretmesini beklemek hayal değildir de nedir?
Pilavın lezzeti pirinçten gelir…
Bu seçmen yapısıyla, bu siyasi parti yapılanmasıyla, Türkiye’de demokrasi mümkün müdür?

***

Yazımın başında belirttiğim gibi demokrasi kavramı birçok düşünür tarafından eleştirilmiş…
Ama en güzel tanımı Winston Churchill yapmış: “ Demokrasi berbat bir rejimdir. Ama rejimlerin en az berbat olanıdır.”
Sonuç itibarıyla demokrasiden vazgeçmek olmaz…
Ama ne yazık ki toplumun bu haliyle de demokrasi olmaz…
ABD’nin eski başkanlarından John F. Kennedy “Demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikedir…” der…
Uzun söze gerek var mı?

***

Düşündürücü olan, son yıllarda Türkiye’nin batılı vizyondan uzaklaşıp bir Ortadoğu ülkesi olma yoluna girmesi… Çarpıcı olan, eğitim seviyesi yükselirken cehaletin, bilinçsizliğin artması… Ve trajik olan…
Demokrasinin Türkiye’de yıllar içinde gelişmesini beklerken gerilediğini görmek… Siyasetin de siyasetçinin de kalitesi düşüyor tam tersine artması gerekirken.
Yıllar geçtikçe demokrasinin daha da yerleşmesi, güçlenmesi beklenir…
Ama gelin görün her geçen gün daha da geriliyor demokrasi bilinci Türkiye’de…
Bireysel özgürlükler daha da kısıtlanıyor… Ve trajikomiktir ki, bu gerileme sözümona “demokrasi” adına yaşanıyor…

***

Demokrasinin bir ülkede gerilemesi de gelişmesi de “demos”la bağlantılıdır…
Anımsarsanız, yıllar önce bir manken kalktı “Dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir mi?” dedi…
Kızın üzerine çullandı herkes, çarmıha gerdiler… Hemen infaza yöneldi kamuoyu… Rahmetli Aziz Nesin’in dillendirdiği “Bu milletin yüzde 60’ı aptaldır” sözünün altında yatan anlamdan farkı değildi manken kızın söylediği… Keza aslında 2500 yıl önce Platon’un ileri sürdüğü görüşlerden de farklı değildi…
Keşke aynı reaksiyon yıllarca bilinçli, sistemli ve organize bir biçimde halkı cahil bırakanlara da gösterilebilseydi…
Keşke asıl halkın cahilliğini siyasette bir yere gelmek için kullananlar sorgulanabilselerdi…
Keşke halkın eğitimsizliğinden nemalanarak demokrasiyi amaç değil araç haline dönüştürenlere yönelseydi asıl tepki…
Ama bu toplum kendisini çıplak bırakanı değil, kendisine “çıplak” diyeni “tukaka” ilan etmeyi seçti…
Sırtını sıvazlayanı baş tacı yaptı, kendisini eleştireni dışladı…
İşte bu yüzden demokrasi bir türlü oturmadı Türkiye’de…
Halk hakkını aramasını hiç bir zaman bilmedi… Seçmen, özgürlüklerine sahip çıkma olgunluğunu gösteremedi…
Bebeğini düşüren kadınlar gibi sahip çıkamadı, büyütemedi içinde demokrasiyi… Embriyo kaldı demokrasi Türkiye’de… Büyüyüp cenin olamadı hiçbir zaman… Her toplum, layık olduğu biçimde yönetilirmiş….
Demokrasiye kızmaya gerek yok…
Suçlu “demos”un ta kendisi…
Nazım’ın da dediği gibi: “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

 

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir