AB’NİN DÜŞÜNSEL SEMBOLİZMASI

Türk-Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı’nın (TAVAK) bundan birkaç yıl önce AB’ye (Avrupa Birliği) dair yaptığı araştırmanın sonuçları oldukça düşündürücü…
AB’ye üye olup olamayacağına dair görüşleri sorulan vatandaşların arasında “üye oluruz” diyenlerin oranı sadece %17.
Yüzde 78, “olmayız” görüşünde…
“AB’ye üye oluruz” diyenlerin dahi önümüzdeki on yıl için böyle bir beklentisi ve umudu yok…

***

AB ile flörtümüz çok eskilere dayanıyor… Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958 yılında kuruluyor… Kısa bir süre sonra 31 Temmuz 1959’da, Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yaptığı ortaklık başvurusu ile Avrupa Birliği serüveni başlıyor… Avrupa Ekonomik Topluluğu önce Avrupa Topluluğu’na (AT) sonra da Avrupa Birliği’ne (AB) dönüşüyor…
12 Eylül döneminde Türkiye’nin, AET ile ilişkileri donduruluyor, ekonomik işbirliğine son veriliyor…
Ama yeniden demokrasiye dönüşle birlikte Türkiye 14 Nisan 1987’de topluluğa tam üyelik müracaatında bulunuyor… Birlik sürekli kapsam ve isim değiştiriyor…
Ama değişmeyen tek şey, Türkiye’nin bir türlü sonuçlanamayan başvurusu ve bekleyişi…

***

AB sadece ekonomik anlamda batılı devletlerin işbirliğini amaçlayan bir oluşum mudur?
Hayır…
Ekonomi kültürün bir alt dalıdır…
AB de bir kültürel sentezin sembolüdür aslında… Batılı düşünce tarzının bir sembolüdür… Türkiye 75 milyona dayanmış nüfusuyla müthiş bir pazar…
Eğer AB salt iktisadi bir oluşum olsaydı böyle bir fırsatı kaçırır mıydı?
Demek ki iş sadece ekonomiyle bitmiyor…

***

Batılı düşünce çağdaş Türkiye’nin pusulası olmuştur…
Atatürk modern Türkiye’yi kurgularken stratejilerinin odağına “batılılaşma”yı koymuştur…
Fransız yazar Maurice Pernot ile yaptığı bir görüşmede Atatürk çağdaş Türkiye’nin hedefini şöyle açıklamaktadır: ““Memleketimizi asrîleştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’de asrî, binaenaleyh garbî bir hükümet vücuda getirmektir.”
Hatta aynı söyleşide Atatürk, Osmanlı’nın gerileme sebeplerinin arasında en önemlilerinden birinin batıyla ilişkilerini kesmesi olduğunu belirtmektedir…

***

Bekleyişin uzamasına kızanlar, bekletilmenin gerçek nedenini gör(e)meden, bekletenlere tavır almaya başladı son yıllarda…
Rasyonellikten uzaklaşıp arabesk bazı savunma mekanizmaları üretilmeye başlandı…
Deniyor ki: “AB bir Hıristiyan birliğidir. Biz de Müslüman bir toplumuz. Eh, bizi asla almazlar…”
Bu bahanenin arkasına sığınmak kendi kendisini kandırmak isteyenleri tatmin edebilir… Yani her şeyimiz dört dörtlük ama tek sorun dinimiz… Öyle mi?
Türkiye başka bir dine mensup olsaydı hemen kapılar ardına kadar açılacaktı.
Öyle mi?
Nasıl peki?
Bu eğitim düzeyiyle mi?
Bu gelişmişlikle mi?
Bu haliyle mi?
Gerçekçi olalım lütfen…
Hala nüfusun belki de yüzde sekseninin yurt dışını görmediği, yabancı dil bilmediği…Hala kadınların eşleri tarafından dövüldüğü… Hala töre cinayetlerinin konuşulduğu… Hala kitap okuma oranının yerlerde süründüğü bir ülkede yaşadığımız gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorsak… Eğitimin önemini hala anlayamamışsak…
Her iktidar kendi ideolojisine göre bir eğitim sistemi getirip aslında sistemsizliği hakim kılarken…
“Evrensel düşünen, dünya vatandaşı bir nesil” beklentisi yerini “dindar bir nesil” yetiştirme arzusuna bırakmışken…
Sanat ve sanatçı “tu kaka” ilan edilirken… Bilimsel düşüncenin kaynağı özgür ve özerk üniversite,  “herhangi bir devlet kurumu” haline dönüşürken…
Avrupa’dan dışlanmışlığı sadece “din” gerekçesine bağlayanlar kendilerini ve kendilerine inananları bu şekilde kandırmaya, avutmaya devam etsinler…

***

Bir de AB’ye üye olmayı ekonomik anlamda kefeni yırtmakla eşdeğer görenler var…
Bunlara göre AB sistemi çökmek üzereymiş…
Euro’nun geleceği tehlike altındaymış…
Bu da topu taca atmanın bir diğer yolu…
Evet, AB ekonomik açıdan tam bir darboğazda.
Avrupa da bunun farkında, bilincinde…
Ama ekonomik iflasla, fikirsel iflas aynı şeyler değil…
Eğer AB’ye girmeyi savunanlar “Oh, hele bir girelim AB’ye Euro’lar aksın Türkiye’ye” şeklinde düşünüyorlarsa zaten olay baştan hatalı…
Geçenlerde şişine şişine yapılan bir açıklama yer aldı basında…
Türkiye asgari ücrette dokuz AB üyesi ülkeyi (Bulgaristan, Romanya, Litvanya, Letonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya ve Polonya) ve hatta AB’nin çiçeği burnunda üyesi Hırvatistan’ı geride bırakmış…
Tamam, güzel…
Ama asgari ücretin daha yüksek olması, daha medeni, daha çağdaş bir ülke olduğumuzun bir göstergesi mi?
Ona bakarsanız Birleşik Arap Emirlikleri’nde kişi başına düşen yıllık gelir 48.821 Dolar… (Birçok batı ülkesinin hatta ABD’nin bile üzerinde)…
Bu ekonomik gösterge uygarlığın bir göstergesi olabilir mi hiç?
Bizim asgari ücrette geride bırakmakla övündüğümüz ülkeleri sanat, kültür, demokrasi, insan hakları, bilim, kültür açısından da geride bırakabildik mi?
Bizim ülkemizdeki tiyatro, okunan kitap, satılan gazete sayıları bu ülkelerin ortalamasının üzerinde mi?
Hal böyleyken “Dokuz AB ülkesinden daha zenginiz” söylemi bir züğürt tesellisinden öteye gidebilir mi?

***

Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sonrasında batılı ülkelerin gözündeki saygınlığını anımsayın… O zaman da Müslüman değil miydik? Ama bütün batılı devletler Türkiye’nin önünde ceket iliklememiş miydi? İşgalci ülkeler Türkiye’nin öne sürdüğü maddeleri paşa paşa kabul etmemişler miydi?
Türkiye’yle anlaşma imzalamak için sıraya girmemiş miydi batılı ülkeler?
Müslüman’dık…
Savaştan yeri çıkmıştık ve meteliğe kurşun atıyorduk…
Ama batılı ülkeler Türkiye’nin bu utkusu karşısında saygıda kusur etmemişlerdi…
Türkiye’nin en acı hezimeti yaşattığı Yunanistan’ın başbakanı Elefterios Venizelos’un Atatürk’ü aday göstermek için 12 Ocak 1934’te Nobel Ödülü Komitesi Başkanlığı’na yazdığı mektupta Türkiye ile ilgili yazdığı övgü dolu satırlar…
Birçok Avrupa ülkesinin liderinin çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik methiyeleri…
Demek ki dinimizin ne olduğuyla, asgari ücretin ne kadar olduğuyla ilgili değil ulusal saygınlık…
Bu bir duruş ve kararlılık meselesi…
Bu bir dünyayı algılama meselesi…

***

Türkiye’nin AB’ye girmesini arzuladığını belirten siyasi erk sahiplerinin tavırlarındaki çelişkiye ne demeli?
Muhalefetteyken AB’ye ve AB’ye girmek isteyenlere etmedik laf bırakmayıp iktidar olunca ağız değiştirenlere?
Yönetenler Türkiye’nin AB’ye gerçekten katılmasını isteselerdi şekilcilikle uğraşıp, bahaneler üretip topu taca atmazlardı… Bu sadece mevcut hükümetin değil, Türkiye’nin AB’ye adaylık sürecinden bu yana bu yapısal dönüşümü gerçekleştir(e)meyen tüm yönetimlerin suçu…
Bazı küçük makyajlara, bazı küçük rötuşlara ortam hazırlayıp da “Biz her şeyi yaptık ama bunlar samimi değil” diyenlere ne demeli?
Haydi, AB samimi değil, peki siz samimi misiniz? Hangi Avrupa ülkesinde böyle bir seçim sistemi var? Hangi çağdaş ülkede böyle bir baraj uygulaması mevcut? Hangi batı ülkesinde daha suçluluğu bir ispatlanmamış insanlar yıllarca özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor? Hangi batılı ülkede özgür hukuk siyasi baskı altında?
Hangi batılı ülkede bir kitap daha raflara bile çıkmadan yasaklanıyor?
Hangi Avrupa ülkesinde siyasilerin etrafındaki dokunulmazlık zırhı böylesine kalın?
Hangi batılı ülkede inanç özgürlüğü böyle gizli bir tehdit altında?
Hangi batılı ülkede insanlar telefonlar konuşurken “Acaba dinleniyor muyum?” endişesi taşıyor? Hangi Avrupa ülkesinde hakkını aramak için hukuk yoluna giden birisi yıllarca beklemek zorunda kalıyor? Hangi batılı ülkede farklı düşünenler fikirlerini açıklarken yüz defa yutkunmak zorunda hissediyor kendisini? Hal böyleyken, pasaportları değiştirseniz ne olur? Ehliyetleri değiştirseniz ne olur? Kafalar, zihniyet değişmiyorsa neye yarar?

***

AB bir semboldür dedik…
Beğenelim ya da beğenmeyelim bugün birçok evrensel kavramın fikir babası batıdır… 1789’daki Fransız İhtilali’yle yakılmıştır meşale…
Hatta daha da eskilere gidecek olursak hukuk kurallarının kralın üzerinde olduğunu ve vatandaşların haklarının korunmasını söyleyen 1215 yılındaki İngilizlerin Magna Carta’sına kadar dayanır batının özgürlükçü düşünce disiplini… İnsan hakları, fikir özgürlüğü, laiklik, demokrasi eşitlik olmadan batılılaşmak olmaz…
Eğer siz özü bu ilkeleri uyduramıyorsanız…
Batılılaş(a)mazsınız…
Ancak “Batıcı”laşırsınız…
İşte AB bu değerlerin bir sembolüdür aslında… Siz AB’ye girmek istiyorsunuz… Ya da başka bir deyişle bir eve misafir olmak istiyorsunuz..
Evin bazı olmazsa olmaz kuralları var..
Ve siz içeriye paldır küldür kendi kurallarınızla girmek istiyorsunuz…
Var mı böyle bir şey?
Empati yapın, siz böyle bir duruma göz yumar mısınız?
Eh, AB’ye niye kızıyorsunuz o halde?

***

İşte, toplumda AB’ye girebilme umudunun yüzde 17’lere gerilemesi bu açıdan düşündürücüdür…
Türkiye’nin bu sürecin dışında kalması çağdaş cumhuriyetin rotasının da başka alanlara kayması sonucunu doğurur… “Biz Müslüman’ız, bizi zaten almazlar” demek deve kuşu gibi kafayı kuma gömmekten öteye geçmez…
Ya da “AB bizim kokorecimize karşı” demek olayı sulandırmaktan, magazinselleştirmekten başka bir şey değildir…
Türkiye’nin AB’ye girme arzusu batılı değerlere bağlığının bir dışa vurumudur… AB’ye inancın yitirilmesi, Türkiye’nin ekseninin kayması gibi bir sonuç doğurabilir…
Ki… Bu da bazı kesimlerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

3 Comments

  1. Müberra PAÇALI

    27 Nisan 2015 at 13:21

    Sayın Uğur Hocam, çok haklı saptamalar içeren gerçekçi ve bir o kadar da düşündürücü yazınızı büyük bir dikkatle okudum..Umarım ulusal ve özellikle uluslararası politikalara yön veren yöneticiler de sizin bu makalenizi esin kaynağı olarak değerlendirebilirler…
    Saygılarımla..Doç.Dr.Muberra PACALI

    • Dr. Suavi TUNCAY

      28 Nisan 2015 at 20:35

      Yalan, Talan, al biraz da sen oyalan demiş atalarımız…
      Bu kadar akıcı ve doğru tespitlerin önünde her zaman şapka çıkarılır…
      Ama bir şey var ki yalan ve talan prim yapıyor.. Herhalde AB de siyasal alan buna asla yer vermiyor. Birde basın orada adeta yargı gücünde. Tehlikeli görülenler yani doğru söyleyenler dokuz köyden gönderiliyor.. Biraz kültür biraz dil ve biraz da BİLGİ TEMELLİ TOPLUM AB İLE ÖRTÜŞÜYOR. Kutluyorum değerli dostum
      UĞUR ORAL’I

  2. müyesser

    29 Nisan 2015 at 12:00

    Ne kadar öğretici bir yazı…
    1938’den sonra topluma yön veren siyasiler “Uygarlığa açılan pencereleri birer birer kapatarak bugünkü saltanat görgüsüzlüğünü ,arabesk sığlığını ortaya çıkardılar.1789 ve 1923 Meşaleleri…İkisi de mucize…1789 Aydınları ve Mustafa Kemal düşünsel ve eylemsel birliktelikler…Emeğinize sonsuz teşekkürler Uğur Bey …Biz UYGAR olmayı istemedik ne acı ki…En içten SAYGILARIMLA…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir