METİN AROLAT İLE ÖZEL RÖPORTAJ

Metin Arolat 28 Mayıs 1972 tarihinde İzmir’de dünyaya geldi. Anne tarafından Çerkez, baba tarafından yedi kuşak İstanbullu ve ondan önceki aile eşrafı Selanik’e dayanıyor.

Metin Arolat’la Murat Aziret sayesinde tanıştım. Sağolsun, selam olsun Murat Ağabeye de buradan. Metin Arolat konuşmayı çok seven bir insan, sor saatlerce anlatır sana. Bir de açık sözlü. Her şeyi sorabiliyorsun. Ben de sordum tabii. Önceden hazırladığım sorular ayrı, bir de röportaj yaparken insanın aklına gelen şeyler oluyor, ya da konusu geliyor sorabiliyorsun. Zamanımız kısıtlı olmasına rağmen uzun uzun anlattı. Keşke kendisiyle herkes tanışabilse… Ondan öğrenilecek inanın çok şey var. Gençleri çok seviyor bir kere. Benimle röportajı kabul etmesinden belli. Ama dudak büzüp fotoğraf çektiren ve çalışmayan gençleri yanına yaklaştırmıyor. İnsan kendisi için yaşamalı diyor, en büyük felsefesi bu hayatta. Onu tanıdığım için çok şanslı hissediyorum kendimi. Onda öyle güzel hikayeler var ki.. Sabaha kadar anlatsın da dinleyeyim istersiniz. Hayallerinin peşinden gitmesi, İstanbul’a beş parasız gelmesi. Bunları yazarken bile o anlattığı anı yaşıyorum da ağzım açık dinlemiştim. Zaten kiminle röportaj yapsam mutlaka kararlı olmanın önemine değiniyorlar. Ee büyüklerimiz bir şey söylediğine göre vardır bir bildikleri. En kısa zamanda sahnede dinlemeye gideceğim kendisini. Bu keyifli röportajı Mavişehir Dergisi okurları ile buluşturmanın mutluluğunu yaşıyorum. 

Yaptığınız işle ilgisiz bir bölümde okudunuz. Neden iktisat?
İşletme okudum aslında. İktisadi İdari Bilimler Fakültesi/İşletme Bölümü, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde.

Neden İşletme bölümünü seçtiniz peki? Oradan başlayalım.
Seçmedim aslında. Hatta son tercihimdi. Puanım tuttura tuttura o oldu. Dokuz Eylül Sinema benim girdiğim sene ilk defa puanla aldı ve çok yüksekti puanı. Onun öncesinde yetenek sınavıyla alıyordu. Onu tutturamadım. Ama ben İşletme okurken Sinema Televizyon bölümünün hocalarıyla aramı iyi tuttum ve çevre yaptım kendime. Onların derslerine giriyordum hatta. İkinci sınıf bittiğinde ben daha İşletme’nin bir tane sınavına girmemiştim. O zaman bir yasa çıktı ve sınavlara girmediğim için bizi okuldan kovdular ve tekrar aldılar. Ama kağıt üzerinde oldu yani bizim haberimiz bile yoktu. Ben Güzel Sanatlar’ın sınavına girdim. Birincilikle kazandım. Ağabeyim o sene trafik kazası geçirdi rahmetli oldu. Ailemizi derinden sarsan bu ölümle birlikte annemler bana dediler ki “oğlum önce okulunu bitir ondan sonra ne yapmak istiyorsan yap” Kafam çok basmıyor benim, işletme rakamlar, sayılar… İşletme okumak bana göre değildi. Ben daha çok Sinema Televizyon’a vurulmuştum. Bayağı sekiz milimlik kamera filimler çekiyoruz, okulun olanaklarından yararlanıyoruz. Güzel Sanatlar ortamına bayıldım. İşletme’de herkes daha analitikti. Ama Güzel Sanatlar’da kitaplar okunuyor, tartışılıyor yani daha açıktı beyinler. Mezun olduktan sonra tekrar girdim sınava. Tekrar kazandım. Çünkü Sinema okumak istiyorum. Bu sefer dediler ki bir fakülteyi bitiren askerlik yapmadan diğer fakülteye kayıt yaptıramıyor. Ben de o zaman siz beni yapmamak için direniyorsunuz ama ben yönetmen olacağım dedim ve atladım İstanbul’a geldim. İstanbul’a geldiğimde o zamanın parasıyla 20 lirayla geldim. Bu sefer annem de babam da pek isteksizlerdi. Nasıl olsa İşletme’yi bitirdin gir bir bankada çalış diyorlardı. Çünkü babam da banka müdürüydü. Bankacı da bir babası vardı. Ben istemedim gittim, annemler de hayat senin hayatın bundan sonrası sende dediler. Ben de kendi başıma 20 lirayla geldim. İlk önce ne yapacağımı bilmiyordum. Kimseyi de tanımıyordum İstanbul’da. Bir tane amcamın tutup peşinatını ödediği sonra da başka bir yere geçtiği boş bir ev vardı. Boş dediğim yani içi de bomboş. Hiçbir şey yoktu. Bir tek amcamın kitapları yığılıydı. Battaniye aldım, bakkaldan karton kutular aldım. Kendime yatak yaptım. Geceleri de amcamın kitapları elimde onları karıştırıyorum. Sonra bir arkadaşımla yolda karşılaştım bir gün. Bana bir yapım şirketinden bahsetti. Bir reklam ajansı yapımcı arıyordu kendine. Yönetmen değil de yapımcı ama bir git görüş dedi, adını verdi: Osman Üstündağ. Şans eseri benim o gün okuduğum kitapta Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’ydı. Arkasında da fotoğrafı var Orhan Pamuk’un. Fotoğrafı çekene bakmıştım. O aralar dikkat ediyordum görsel her şeye. Osman Üstündağ yazıyordu. Ajansla görüşmeye gittim. Nerede çalıştığımı sordular. İşletme mezunuyum dedim. Daha önce deneyimin var mı? Yok. Olmaz bize uymaz dediler. Çok yıkıldım, tam çıkarken adamın bir baktım masasının üzerinde Osman Üstündağ yazıyor. Bir flashback oldu bende. “Orhan Pamuk’un kitabının fotoğrafını çeken Osman Üstündağ siz misiniz?” dedim. Adamın bir hoşuna gitti. Benim şansımın döndüğü nokta o Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları kitabıdır. Sen ne yapmak istiyorsun dedi. Deneyim kazanmak istiyorum, para vermeseniz de olur dedim. Gülümsedi ve gel dedi. Ama hiç para pul konuşmadık. 6 ay ben o 20 lirayla evden Taksim’e yürüdüm. Mecidiyeköy’den yolda bir tane simit alıyordum kendime. Ajansta da öğlen yemek veriyorlardı. Onlar artık beni tanıdılar. Akşam giderken de bana bir şeyler hazırlıyorlardı. O 20 lirayı sonuna kadar kullandım. Sonra başka bir yere geçtim, artık para kazanıyordum. Birçok reklam filminde çalıştım ajansta. Daha sonra bir yönetmene asistan oldum ve para kazandım. Cüzi bir paraydı tabii. O zamanlar Bebek’e falan gidip arkadaşlarla denize bakıp hayal kurardık, İstanbul yenilmeyeceğim sana diyerek.

Şimdi böyle anlatıyorsunuz ya ağzım açık dinliyorum. İnanılmaz bir başarı öyküsü.
Böyle anlatınca başarı öyküsü ama tabii çok zorluklar yaşadım. Çoğu kişinin cesaret edemeyeceği bir şekilde hayat yaşadığımı düşünüyorum. Ben hayalimin peşinden gittim. Çoğu insanın böyle bir cesareti olmaz.

Peki ya bu yurtdışında eğitim almanız hangi ara oluyor?
Asistanlığa başladıktan iki sene sonra baktım dil problemi yaşıyorum. İngilizcem var ama daha iyi yapmam lazım. Annemlerden borç almıştım uçak parasını. Cebimde sadece 300 dolar falan vardı. O zaman dünyaya bakışım şuydu; yola çıkayım nasıl olsa bir yolunu bulur hallederim” şeklindeydi. Neyse bana öğrenci vizesi verdiler gittim bir okula. Ama okulun kayıt parası var. Bir müddet çalıştım. Sonra okula başladım.

Ne iş yaptınız ki orada?
Kaçak işlerde çalışanların yaptığı bütün işleri yaptım. Benzincilik, pizzacıda servis yaptım. Seven Eleven vardı, orada gece 02:00 ile 04:00 arası çalışıyordum. Amerika’da okulu bitirmedim aslında. İki sene okudum. Bir sene 7 ay. Aslında kalacaktım ama o arada İnterstar Türkiye’nin ilk özel televizyonu kuruluyordu ve benim Amerika’ya gitmeden önce çalıştığım şirketteki bir tanıdığım oranın reklam bölümünün genel müdürü olmuştu. O bana telefon etti ve dedi ki Metin Türkiye’ye geri dönüyorsun ilk özel televizyon kuruluyor, benim ekibimde olmanı istiyorum. Türkiye için büyük bir adımdı tabii özel televizyon. Geldiğimde hazır bir televizyonda başlayacağım diye düşünüyordum. O zamana kadar bir tek TRT’yi biliyoruz. Geldim, geldiğimde köhne bir bina tutmuşlar ve daha kablolar falan çekiliyor. Bize bu makinaları oraya taşı bu makinaları buraya taşı diye söylüyorlardı. Öyle bir dönem geçirdik. Sonra yayınlar başladı. Yayınlar başladığında genç yönetmen adayı olarak orada bir takım programlar çekmiştik. “Star Galaksi” vesaire. Gençlik programları. Bir de şöyle bir havam olmuştu. Amerika’dan geldi bu diyorlardı bana. Bir buçuk sene kalmıştım ama gerçekten oralı olmuştum ben.

Yalnız şunu söylemek istiyorum sizde deli cesareti varmış. Ben sizin yaptığınızı hayatta yapamam. Bugün olsa yine yapamam, göze alamam o kadarını. Cesaretli bir insansınızdır değil mi?
Cesaretliyimdir. Eskiden daha cesaretliydim. Aidiyet duygusu daha fazla oluyor bir yaştan sonra. Şimdi mesela bu yaşta sıfırdan başlamayı düşünmem. Ama o zaman kaybedeceğim hiçbir şey yoktu. En fazla İzmir’e geri döner, ailemin dediği gibi müfettişlik sınavlarına girerdim.

1995’te ilk albümünüz çıktı. Arada çok kısa bir zaman var. O süreçte nasıl albüm çıkardınız merak ettim açıkçası?
İnterstar’dan sonra Kanal6 diye bir kanalda çalıştım. İnterstarın ortaklarından Turgut Özal’ın oğlu açmıştı. Reklam bölümüne tekrar geçmeden önce orada da çalıştım. Neydi programın adı hatırlamıyorum. Bir programa klip çekiyorduk ama klipler o zaman sürekli yayınlanan bir şey değildi. Sadece o programda yayınlanacaktı. Tarkan’ın “Kimdi” diye bir şarkısı var. O zaman Tarkan henüz çok büyük bir patlama yaşamamıştı. Bilinmiyordu, sevilmeye yeni başlanmıştı. Kimdi’nin klibini benim çekmem istendi. Tarkan’la ve plakçısı Mehmet Söğütoğlu’yla çok yakın arkadaş olduk. Ben İşletme okurken bir okul grubumuz vardı: müzik grubu, kendimiz çalıp kendimiz söylerdik. O zaman yaptığımız birkaç şarkıyı Mehmet’e dinlettim. O beğenmişti, aa gel albüm yapalım dedi. 6 ay sonra albümüm çıkmıştı. Şarkıların 4-5 tanesi hazırdı. Biraz şansta vardı. O dönemdeki şansıma inanırım bak. Mehmet’le o an tanışmasam şimdi işin müzik tarafında olmayadabilirdim.

Sizin istediğiniz şey, hayaliniz yönetmenlikti. Şarkıcılık, albüm çıkarmak nereden çıktı?
Ağabeyimi kaybettikten sonra şöyle bir felsefe geliştirdim. Hayatta neyi istiyorsan yapmalısın. Çünkü ertesi gün yaşayıp yaşamayacağımı bilmiyorum. Bir kaza geçirebilirim ölürüm ve biter. Ağabeyimin de birçok istekleri vardı. Mesela yat, tekne turizmi istiyordu aynı zamanda kitap yazmak istiyordu. Ben de okuldayken şarkı söylüyordum ve sinema televizyon bölümünün derslerine giriyordum. İki tane sevdiğim iş vardı. İkisini bir arada yapabilme şansım oldu ve yaptım. Birini seçip öbürüne sırtımı dönmedim.

Şarkıcılıkta bugün geldiğiniz noktada amaçlarınıza ulaşabildiniz mi?
Şarkıcılıkla ilgili benim çok büyük amaçlarım hiç olmadı. Ben arada şarkı söylemek istiyorum, bütün amacım bu. Şarkı söylüyorum ve hayatımı renkli bir biçimde geçirmek istiyorum. Göz önünde olmayan bir iş yapsaydım ve bana deselerdi ki “bak işte komşunun oğlu Mehmet gitti uğraştı Amerika’da da ailesinden hiç para almadı, İstanbul’a gitti yönetmen olacağım dedi ve başardı aynı zamanda da şarkı söylemek istiyordu onu da yaptı” denseydi çok gıptayla bakabilirdim. Benim hayata bakışım bu. Hırsla ben şarkıcıyım, en iyi şarkıları ben söylerim aa ben yönetmenim en iyi filmleri ben çekerim gibi düşüncelerim hiç olmadı. Ne kadar hırsa girersen gir, sonun toprak.

Albüm satışları nasıl sizce? Bu devirde albüm yapmak akıl işi mi?
90’larda en kötü albüm bir milyon satıyordu, en kötüsünden bahsediyorum. Şimdi iyi de yapsan kötü de yapsan insanlar almıyor. Albümleri internetten indiriyorlar, Youtube’dan seyrediyorlar. Dolayısıyla da satışta iyi olmak diye bir şey yok, hepsi kötü.

Peki siz neler dinlersiniz?
Hala Sezen Aksu’nun eski şarkılarına bayılırım. O şarkıların bu kadar hayatıma kitleneceğini ummuyordum. Mesela ‘Gülümse’ albümü, hala en sevdiğim albümdür. Önüne geçemiyor hiçbir şarkı ama tabii o albümle yaşadığım şeylerin de etkisi büyüktür. Şarkılar sende yaşadığın dönemde izler bırakıyor. Halil Sezai’yi çok seviyorum. Şarkı anlatış biçimini duygusunu seviyorum. Ajda Pekkan’ı çok severim. İnsan olarak da severim Ajda’yı. Hemen hemen herkesi dinliyorum ama yeni çıkan arkadaşlar için şöyle düşünüyorum-kimseye de haksızlık yapmak istemem herkesin emek verdiğini biliyorum-şarkı sözleri basitleştikçe benim ruhum ağırlaştı galiba. O ağır ruha daha felsefik şarkılar gerekiyor. Çok anlamsız, sakız sözleri sevmiyorum. Şarkılar da biraz ona dönmeye başladığı için yeni insanlar da buradan kazandıkları için öyle şarkılar yapıyorlar, onlar da bana hitap etmiyor.

Ben sizin en çok “Sarı Saçların” şarkınızı seviyorum. Siz şarkılarınız arasında en çok hangisini seviyorsunuz? Ayrım yapabiliyor musunuz?
Yapıyorum, “Yine Bir Başıma’yı çok severim, “Hata Bende’yi severim. Bu ikisini çok fazla ayıramıyorum.

Tarkan’la bir ara çok sıkı fıkıymışsınız. Şimdi nasıl gidiyor dostluğunuz?
Şimdi biraz daha kopuğuz. Gözden uzak olunca gönülden de ırak oluyor.

Ayla Çelik’le nasıl gidiyor?
İyi gidiyor. Ben sahneye çıktığımda o gelir genelde ya da o sahneye çıktığında ben giderim. Ayla benim 4-5 sene backvokalim oldu hatta Murat’la beraber. Dolayısıyla da ben artık klip arada bir çeken bir adamsam, backvokalime vefa borcumu ödemem gerekiyordu. Ama ona dedim ki bir tane klip çekeceğim ve Bağdat’a çekmek istiyorum. O da ama ben Bağdat’la çıkmak istemiyorum dedi. Bayağı bir kapıştık. “Aşk Şarkıları” dedi tamam dedim ama gönlüm Bağdat’taydı. Onun için de Bağdat’ı ben çekmedim. 24 saat beraberiz. Bugün Çeşme’de olmasa kesin bu röportaj sırasında yanımda olurdu. O gitti ev darmadağın 🙂

Gençleri seviyor musunuz? Umutlu musunuz?
Tabii ki umutluyum. Facebook’tan biri bana mesaj attı şuradan mezunum, yönetmen olmak istiyorum, yapabileceğim her şeyi yaptım artık size buradan ulaşmayı deniyorum gibi şeyler yazmış, İsmi Ece. Bunun gibi de çok mesaj alırım. Şarkı sözü yazanlar, bestem var diyenler, yardım et diyenler. Ben de onların profillerine girerim. Yani saçını tarayışından, neyden eğleniyor, fotoğraflarını inceleyerek hayata bakışını anlamaya çalışırım. Ece’nin profiline girdiğimde kendi kendine filimler çektiğini, arkadaşlarıyla toplanıp, evdeki ışıklarla bir şeyler yapmaya çalıştıklarını gördüm. Dudak büzüp de boş boş bakan tiplerden değildi. Böyle gençleri seviyorum. Ece’yi aldım şu anda piyasanın en iyi asistanlarından biri oldu ve hatta kendi çektiği bir filmle Cannes’da kısa film yarışmasının ön elemesini kazandı. Mesela onun hayatına etkim olabildi ama Ece de dudak büküp fotoğraf atsaydı hiç ilgilenmezdim.

Hayatta öncelikleriniz neler?
Ailem, vücudumda hepsinin adları dövme olarak kayıtlı. Çünkü kayıp verdik aileden, ağabeyim gitti, arkasından babam gitti. Zaten çok bağlıydık, çok mutlu bir aileydik. Ailenin ortasına bomba atılmış gibi oldu ve herkesin bir tarafı koptu, herkes üzüldü. Acılı bir aile olduk. Anmayı seviyoruz ya sevdiklerimizi öyle olunca da keşke ölmeseydi diyorsun. Ablam, ben ve annem çok yapıştık birbirimize. Onlar İzmir’de oturuyor, ben İstanbul’da oturuyorum ama annem hala telefonda “geç yatma, terleme” gibi şeyler söylüyor. Sonra ablamın çocukları oldu, yeğenlerim. Onlar da benim küçük aileme dahil oldular, o yüzden önceliğim ailem.

 

Acı demişken… Acılarınızdan ders alır mısınız? Bir şeyler öğretir mi size? Buna inanır mısınız?
Acı, insana en iyi öğretmen. Diyorum ya işte ağabeyim öldü, benim hayata bakış açım değişti. Başkaları için yaşamamak oldu. Onlar istiyor diye şarkı yapmayacağım, onlar istiyor diye yaşamayacağım. Ben istiyorsam yapacağım bir şeyleri.

Asla şunu yapmam asla bunu yapmam gibi cümleleriniz var mıdır? Metin Arolat büyük konuşur mu?
Hayır, konuşmam. Büyük konuşmak değil, asla yapmayacağım şey yok benim. Gerekiyorsa bir şeyi yapmam gerektiği için yaparım. Birilerine yardım etmem gerekiyorsa ederim. Balık tutarak yaşamam gerekiyorsa balık tutarım.

Şükretmenin sizin hayatınızdaki yeri nedir? Sürekli şükreder misiniz?
Sürekli şükrederim. O gün bile şükrediyordum. Yine olsa yine aynı zorlukları yaşamak isterim.

Gülşen’in Bangır Bangır klibini siz çektiniz. Çalıntı da dediler?
Her klibe çalıntı diyorlar zaten. Her başarılı işe çalıntı diyorlar ama evet çaldım. Çaldığım şey yine kendi klibimdi. 90’larda çektiğim “Psikoloji” klibini seyrederlerse aslında aynı duyguda çekilmiş bir klip olduğunu fark ederler.

Siz dediniz ya “her başarılı işe çalıntı” diyorlar. Ben özellikle buradan ilerlemek istiyorum. Çok büyük bir fırsat buldum sonuçta yönetmensiniz. Sizden iyi kimse cevaplayamaz bu soruyu. Çünkü hayatım boyunca hep merak ettiğim şeyler oldu bu konuda. Tamam, sanat her gün yenilenen bir şey ama insanlar neden “bu şarkı şuradan alıntı, bu klip buradan çalıntı” diyorlar? Sonuçta motorun üzerindeki bir klibi binlerce şarkıcı çekmiştir zaten.
Bence sanatın nasıl yapıldığını bilmeyen insanlar eleştiri yapıyor. Sanat sanattan etkilenir. O zaman kimse motorun üzerinde klip çekmesin. Herhangi bir sanatın başlama noktası öbür sanatın aynı dalda yapılmış farklı bir versiyonudur. Bunu bildikten sonra kimse dert etmesin.

Kliplerin altına yazılan yorumları takip ediyor musunuz?
Eskiden ederdim artık hiç okumuyorum. Artık Instagram hesabımda bile ne yazıldığına bakmıyorum.

Sizin çok çılgın pozlarınız var. Hep böyle pozitif misinizdir yapı olarak?
Pozitifimdir.

Peki üzüldüğünüz zamanlar?
Üzüldüğüm zamanları İnstagram’a yüklemiyorum. Yalnız kalmayı tercih ederim. Hiç belli etmeden ağlarım. Bir şeye üzüldüysem insanın doğal göstereceği reaksiyonları gösteriyorum. Ama onu dışarı taşımayı çok fazla sevmiyorum.

Ben sizin yönetmen olduğunuzu biliyordum ama reklam yönetmeni olduğunuzu bilmiyordum, klip sanıyordum. Çoğu kez reklamlara ağzım açık bakarak bunu da mı Metin Arolat çekmiş dedim.
Evet, klip çok az ama binin üzerinde reklam filmim var.

Zevk alıyorsunuz değil mi reklam filmi çekmekten?
Çok seviyorum. Ben İşletme okurken bir arkadaşımın babası reklam yönetmeniydi. İzmir’de çekim yapıyorlardı beni setine götürmüştü ve ben o gün oradan ayrılmak istemedim. Yönetmen şu şöyle olsun diyor, oyuncular önünde el pençe divan duruyor, ışıkçılar, setçiler… Böyle harika bir dünyaydı. Bayıldım o atmosfere, işte o ben oldum.

Reklam çekimi mi zor, klip çekimi mi?
Reklam çekimi daha zor çünkü hem daha kısa anlattığı için hem de senin üstünde bir ajans, ajansın üstünde bir müşteri ve sanat yönetmenleri olduğu için. Çok daha profesyonel bir ortam. Çekilen her şey önceden kare kare çizilmiş, o insanın ne giyeceği önceden kararlaştırılmış, saçının nasıl yapılacağı, konuşma biçiminin ne olacağı provalarla belirlenmiş. Bir kere 30 saniyelik gördüğün reklam filmlerine harcanan bütçe 4 dakikalık bir klibe harcanan bütçenin 10 katı. Bir bütçe var ortada, dolayısıyla o bütçenin hakkını vermek zorundasın, hata yapamazsın.

O süreci bilmeyen birisi olarak neler oluyor bana anlatır mısınız?
Önce film çekilene kadar 3 gurup var. Bir müşteri, reklam ajansıyla anlaşıyor reklam ajansı da onların stratejisini belirliyor, nasıl bir film çekeceklerine dair bir takım senaryolar sunuyor, müşteriyle ortak bir senaryoya karar verdiklerinde bu yapım şirketiyle mi çalışsak bu yönetmenle mi çalışsak dönemi geliyor. Dolayısıyla yönetmene senaryo gelmiş oluyor, senaryo geliyor tabii ancak yönetmenden şunu bekliyorlar biz seni seçtik yönetmen olarak çünkü sen renkleri iyi kullanan birisin ve biz öyle renkler istiyoruz. Dolayısıyla senden-directortouch-dedikleri yönetmen dokunuşu istiyorlar. Yönetmen de kafasında o senaryoyu nasıl yorumladığına dair bir tretman yazıyor. Bilmem kaç sayfadan oluşan ve resimlerle desteklenen bir dosya hazırlayıp, sunuyorsun.

Klip çekerken nelere dikkat edersiniz? Özellikle dikkat ettiğiniz şeyler var mı?
Benim bir çerçevem vardır. Ekrana baktığım zaman hep hataları görürüm. İlk önce hataları görürüm ve bu sinir bozucu olabilir bazen. O bir saç teli de olabilir, kimsenin fark etmediği fluda gözükse bile etiketi ters dönmüş bir şey de olabilir. Yaptığım iş hata kabul etmeyen bir iş. Bu yüzden ilk önce güzele bakmam ters olan şeylere bakarım. Baktığımda da çeşitli dengelerim vardır benim, çerçeve dengelerim.

Kaprisli ünlülerle mutlaka karşılaşmışsınızdır. Nasıl tepki gösterirsiniz mesela onlara? Ya da tepki gösterir misiniz?
Ben niye çok fazla klip çekmiyorum sanıyorsun? Kimsenin kaprisini çekecek halim olmadığı için. Dolayısıyla da klibini çektiklerim hep arkadaşlarımdır. Arkadaşım olmadan klip çektiğim insan yoktur. Arkadaşlarım da bana kapris yapmaz zaten.

Gülşen, Candan Erçetin, Hadise sadece birkaçı, ünlülerle çalışmak nasıl bir şey? Mesela Hadise, Hadise mi gerçekten?
Hadise, evet gerçekten gözüktüğü gibi. Yarışmada gördüğün neyse Hadise o. Çok sıcak ve çok eğlenceli. Profesyonel bir tanışıklığımız var setlerden. Gülşen tabii daha yakın arkadaşım. Ozan Çolakoğlu çok daha yakın arkadaşım. Ama Ebru Gündeş mesela çok çok yakın arkadaşım 🙂

Nereden geliyor bu Ebru Gündeş arkadaşlığı?
Çok enteresan bir yerden geliyor. Bir dönem çok hayranıydım ben onun. Ben müzik yapmaya başladığımda ilk karşılaştığımızda hani olur ya böyle birine dostça dersin. Öyle bir kısa zaman geçirdik. Daha sonra ben bir küçük ameliyat geçirdim, apandis gibi bir şey yani. Kimse de bilmez. Hastanede yatarken bir gün telefon çaldı. Ebru Gündeş duymuş, hastanenin telefonunu bulmuş beni arıyor “Sen iyi misin yapabileceğim bir şey var mı?” dedi. O gün dedim ki bu kadın iyi bir kadın. Çünkü aramak zorunda değil. Peşine düşüyor, hastane numarasını buluyor, yardımcı olmak istiyor. Bu hareketi çok hoşuma gitti ve cidden çok sevindim ben. Kötü gün dostu olmak böyle bir şey olsa gerek.

Ego var mı sizde ego?
Egoyu çevrendekilere kötü davranma olarak görüyorsan böyle bir şey yok. Ama insanlara hissettirmeden benim istediğim şekilde hayatımı sürmem için gerekli olan şartları sağlarım.

Her insanın vardır bir felsefesi, sizinki ne?
Benim felsefem şu: hayatını güzel yaşa.

Sporla aranız nasıl?
Kötü. Arada bir yapıyorum. Aletlerim var işte kendimi gaza getirip almıştım zamanında. Bazen de hırslanıyorum 3-5 ay durmadan spor yaptığım zamanlar oluyor.

Düşmanlarınızla ilgilenir misiniz? Umurunuzdalar mı?
Düşmanına yakın ol lafına inanırım. Düşmanınla yakın olmalısın ki önceden planları sezebilesin.

Yemekle aranız nasıl? Yemeyi sevenlerden misiniz yoksa yapmayı mı?
Yemek yapmayı hiç bilmem, hiç sevmem.

Hangi burçsunuz? İnanır mısınız burçlara?
İkizler burcuyum. Hiç inanmam. Atıyorum ikizler burcu değişikliği sever de akrep burcu sevmez mi yani? Ben bunun bir bilim olduğuna da inanmıyorum.

Hayvan sevginden bahsetmek istiyorum ben. Nereden geliyor?
Kızlarım, kızım diye severim. Küçükken insan eve kedi bulur getirir ve bir anne vardır asla bu evde bunları istemiyorum diye sitem eden. Annemin bu baskısı yüzünden ne zaman ki yalnız yaşamaya başladım hemen kedi köpek ne varsa topladım. Ben bir de muzur bir çocuktum yılan da bulup getiriyordum, kaplumbağa getiriyordum, fare buluyordum. Dolayısıyla annemin tepkisi normaldi. Bir kere bir yılan bulmuştum, Ayvalık’ta oturuyorduk o zaman. Aldım yılanı bir cam fanusa koydum atamadık o gün. Ertesi gün baktık ki yılan yok, sonra annem evin her tarafına süt koydu süte gelirmiş yılan diye. Böyle hep diken üstünde yaşamıştık.

Bu konudan bahsetmezsem olmaz. Aşırı ilgimi çekti, Mevlana’nın 24. kuşaktan torunusunuz, çok şaşırdım.
24. kuşak olunca pek de önemsemiyorsun.

Hele dedeniz… Çok ünlü bir şairmiş: “Ali Mümtaz Arolat”
Güzeldir dedemin şiirleri. Babamın da çok güzel şiir kitapları var. Dedemin babası da “Hasan İzzet Paşa” o da komutan.

Hikayeler yazıyormuşsunuz. Kitap yazmayı, onları toplamayı ya da internette yayınlamayı düşünmüyor musunuz?
Hayır.

Röportajı bitirmeden önce gençken aldığınız “Altın Aslan Ödülü”nü konuşmak istiyorum ben. Biraz bahseder misiniz?
İlk çektiğim reklam filmiydi. O zaman durumun önemini yeterince anlayamadım çünkü daha önce Türkiye’den hiç kimse o ödülü almamıştı. Ben Altın Aslan Ödülü’nün ne olduğunu bile bilmiyordum. Aldık dediklerinde “hıı ne ki o?” falan oldum. Oysa ki önemli bir ödülmüş, sonradan öğrendim. Hele şimdi aynı ödülü almış olsam oo bayrak bile sallarım 🙂

Karşınızda genç bir zihin var. Neler söylemek istersiniz?
Şunu öğütlüyorum, bol bol okuyun. Ama internetten okumayın. Sadece kitap okumaktan bahsetmiyorum. Çeşitli araştırmaları, makaleleri okuyun. İnternete bağımlı kalmayın, kaynağı belli şeyleri okuyun. Dudak büzerek poz vermeyin evladım ve hayatı ciddiye alın. Çünkü gençlik geçmişte kalıveriyor. Sonra o gençlik süresince doğru düzgün işler yapmadıysan donabiliyorsun, sen donma. Hayat boyunca enerjini kaybetmemen dileğiyle..

Röportaj: İsmail Gökgez
Instagram: isogkgz

 

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir