RAŞEL MESERİ İLE ÇOCUK KİTAPLARI ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Raşel Meseri sinema ve tiyatro yazarlığının yanı sıra çocuklar için yazdığı kitaplarla da ilgi görüyor. Kendisiyle “Mavişeh Dergisi için kapsamlı bir söyleşi yaptık. Keyifle okuyacağınıza inanıyoruz. 

Sayın Raşel Meseri, “Mavişehir Dergisi” okurları için kendinizi tanıtır mısınız?
Bu sorudan hep çok korkmuşumdur. Kendimi kısaca ve formel tanıtmayı hiç başaramam. Sorularınıza verdiğim cevaplardan çıksa portrem ortaya, daha keyifli olur diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Peki, nasıl isterseniz. Çocukluğunuzun Karataş semtinde geçtiğinizi söylediniz. Bize o günleri anlatır mısınız?
Çocukluk yıllarının fotoğrafları veya filmlerine, çoğunlukla neyi gösterdiğinden ziyade hatırlattığı duygularla bakılır. Örneğin, “bu elbisenin alınması için bütün bir gün ağlamıştım” veya “bu elbisemden nefret ederdim, annem de gezmeye gideceğimizde ille de bunu giy diye tuttururdu” gibi. Elbiseden çok elbisenin uyandırmış olduğu duyguları hatırlarız. Onun için çocukluğumun Karataş ve Asansör semtlerini anımsadığımda veya kalan görsel belgelere baktığımda tam olarak böyle hissederim. Ama daha reel konuşmam gerekirse keyifli bir deniz kentinin bütün olanaklarına sahipti bir zamanların İzmir’i. Yüzeceğimiz bir denizimiz vardı. O aynı zamanda bizim oyun arkadaşımızdı. Baharın gelmesiyle birlikte haşır neşir ilişkimiz başlardı. Eğlenirdik. Çok gülerdik. Büyüklerimizle denize daha çabuk girmek ve daha geç çıkmak için kavga ederdik. Bitmez tükenmez pazarlıklar yapılırdı. Açık hava sinemaları geceye ulaşmak için heyecanlandıran nedenlerden biriydi. Hem gündüzü hem de geceyi severdik. Kısacası çok güzel bir kentte ve şanslı bir çocukluk yaşadık. Güzel bir kent bir insanın hayatta sağlıklı bir başlangıç yapmasını sağlar. Çocukluğu mutlu geçen insanın hayatta çok daha güçlü olduğunu düşünürüm.

“İzmir” sözcüğü size ilk olarak neyi anımsatıyor?
Belki deniz? Bilmem. Artık İzmir bana tek bir şeyi anımsatmıyor galiba. Kişi tıpkı kendi büyümesi ve değişmesi gibi doğup büyüdüğü kentin de sürekli değiştiğini, dönüştüğünü izliyor ve deneyimliyor. Eğer kentin değişim/dönüşümü belleksiz gerçekleşiyorsa, kişinin şehriyle kurduğu ilişkide bir ayrışma, belki de yabancılaşma başlıyor. İzmir sanırım bende böyle bir yabancılaşma yarattı. Şimdiki İzmir, çocukluğumu bir “Raşel harikalar diyarında” atmosferinde yaşadığım şehir değil. Çarpık mimarisiyle, eski belleği ve kültürel birikimi yok eden hoyrat değişimiyle ve hatta denizi bile bize çok gören, onunla ilişkimize sınır çeken atmosferiyle çocukluğumuzun kenti olmaktan çoktan çıktı. Onun için İzmir bende şizofrenik bir algı yaratıyor. Bir yandan çok seviyorum, bir yandan da onu beğenmiyorum. Sanki böyle olması kendi suçuymuş gibi kızıyorum, saçma değil mi?

“Can’lı ve Işıl’tılı Maceralar2 – Yumurtanın Sırrı” adlı kitabınızın önsözünde şunlar yazıyor. “Raşel Meseri, fantastik öykülerin yazıldıkları için var olduğuna değil, var oldukları için yazıldığına inanır ve bunun en iyi kanıtının, çocuk aklının ta kendisi olduğunu düşünür.” Uzun bir soru olacak ama şunu öğrenmek istiyorum. İnsanın düş gücü çocukluğunda mı başlar? Bu nereye kadar devam eder ve çevresel etkileri ne? Çocukluğunuzda böylesine güçlü, renkli, bellekte kalıcı ve etkileyici düşleriniz var mıydı?
Sanıyorum vardı, ama hangi çocuğun yoktur ki.. Kişi büyüyüp, toplumun koyduğu sınırlara kapısını daha çok açtıkça yaratıcılıktan uzaklaşıyor galiba. Siz hiç oyun kurmayan, hayali arkadaş edinmeyen, iyi resim yapmayan, utanmadan sıkılmadan dans edip şarkı söylemeyen çocuk gördünüz mü? Veya oyuncaklarını canlı görmeyen, onların konuştuklarını düşünmeyen, onlara isimler takmayan? Susturulup baskılanan bir çocuk değilse şayet mümkün değil bu. Hatta baskıcı ve mutsuzluk yaratan koşullarda bile mümkün değil. Belki de o koşullarda çocuk kaçış sağlamak için hayal dünyasına daha çok bile sığınabilir. Buna da en iyi örneklerden biri Vasconselos’un Güneş’i Uyandıralım kitabı. Yani çocuklar mutlaka oyun oynarlar, oyuncaklarıyla daima dünyalar kurarlar veya dertlerini onlarla paylaşırlar. Belleğimizi geri sarsak bizlerin de aynı yollardan geçtiğimizi anımsarız.

Bunun içindir ki her yazar esasen hayatı taklit eder. Eğer yazar çocuk masalları/romanları yazıyorsa yapabileceği en iyi şey çocukların yaratıcı zihinlerini ve oyunlarını anlamak veya onları yeniden kurarak çocuklarla iletişime geçmeye çalışmaktır. Çocukluğundan çok uzaklara düşmüş olanın ve zihni uçmaya yatkın olmayanın öykü kurmayı layıkıyla yapabilmesi zor olur.

Bu kitabınızın içeriği yine fantastik bir yapı oluşturuyor. Ancak, arada çocuklara yönelik küçük öğütler de var. Sözgelimi, “tanımadığınız kişilerden her hangi bir şey almayın. s/13” Bu kitabı yazarken beslendiğiniz kaynaklar, sizi yazmaya yönelten “öz” nedir?
Esasen verdiğim bu öğüte çok ayılıp bayılmıyorum. Çocukları koruma refleksimizle onları özgür ve yaratıcı kılma isteğimiz bir düalizm içerir. Daha da ağır bir ifade kullanacak olursam, kendi deneyimlerimizi onların hayatı deneyimleme serüvenlerinin önüne siper ediyoruz. Ama bazen yapılacak bir şey yok. Tanımadıkları kişilerden bir şey almanın ille de kötü bir sonuca davetiye çıkarması şart değilken, tatsız ve talihsiz bir olasılığı göze alamayacağımız için onlara bu draje bilgiyi baştan vermeyi tercih ediyoruz.

mavisehi-dergisi-resel-meseri2

İnsanın fantezileri ve düş gücü tehlikeli bir çizgi midir? Yani üzerinde doğru yürümezsek, neler olur diyelim? Bu konuyu çocuk kitabı yazan bir yazar olarak ne kadar dikkate alıyorsunuz?
Düş gücünü harekete geçirmek en önemli amacım. Umarım ki harekete gecen yaratıcılık kitabın belirlediği sınırların dışına taşıyor, benim ön göremeyeceğim yerlere doğru açılıyordur. Yukarıdaki sorunuzun devamı olarak bu benzerliklerin bir kolektif bilinçaltına işaret ettiğini söyleyebilirim.

Kitabınızda çocukların merak duygusunu işliyorsunuz. “….bulmaları gereken cevapları araştırmak için önce doğru soruları sormaları gerektiğine karar verdiler. s/62” Çocuktaki o saf, merak içeren, çevresini tanımaya yönelik duyguyu nasıl işliyorsunuz? Ayrıca, bu kitabınızda bunun çok güzel örnekleri olduğunu söylemeliyim.
Çocukları düşündüğümüzde ilk aklımıza gelen özelliklerinden biri saf meraklarıdır. Yetişkinleri hayatlarından bezdirecek veya onları zor duruma sokacak kadar pervasızca soru sorarlar. Bu soruların bir kısmı yetişkinlerin bilirkişiliğine halel getirebilir. Sorunun yanıtını bilmediğinden veya soruyu ayıp veya günah bulma ihtimalinden. Bunun içindir ki bir yandan çocuğun soru sorabiliyor olmasıyla övünür bir yandan da soru sorma yeteneğini denetlemeye ve farkına varmadan ket vurmaya çalışır. Kitaplarda merak duygusunun motive edici ve özgürleştirici yönünü işlemeye çalışıyorum. Can da Işıl da vardıkları noktalara ve çözdükleri sorunlara soru sormaktan kaçınmadıkları için ulaşabiliyorlar.

Sizce kötülük duygusu çocukluktan mı başlıyor, yoksa çevresel etkilerle mi gelişiyor? 
Ben bir ilköğrenim okulunun karşısında oturuyorum. Dolayısıyla çocukları kuşbakışı gözleyebilme imkânım oluyor. Çocukların aralarında kavga, oyun ve dayanışma görüyorum. Ama onlara yön veren, onları hayata hazırlamak görevi ve yetkisi verilmiş insanların, yani öğretmenlerinin, yöneticilerinin davranışlarını da görüyorum. Çocuklar her okula geldiklerinde ve her okuldan ayrıldıklarında bir nevi içtima veriyorlar. Öğretmen ve yöneticiler de böyle olması için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Bağırıp, çağırıp, fırça çekip çocuklara öfkeyle ayar vermeye çalışıyorlar. Ebeveyn veya öğretmen gibi çocuk üzerinde geniş etkisi olan biri, sadece konumundan dolayı sözlerinin dinlenmesi ve onaylanması gerektiğini düşünüyorsa o çocuğun bireyselliğini sağlıklı bir şekilde tanımlamasını beklemek zor olur. Yani söylemek istediğim şu ki, birey kişiliğinin yapıtaşlarını çevre ve toplum öğretileri ile oluşturur. Gelecekte nasıl bir birey, nasıl bir kadın veya erkek, nasıl bir arkadaş/dost/sevgili, nasıl bir vatandaş olacağı bilgilerini kendisine çocukluktan itibaren verilen öğretilerden alır. Kısacası çocuk kişilik özelliği olarak iyi veya kötü doğar demek yerine toplumun değerlerinin onu nasıl şekillendirdiğine bakmak daha doğru.

Kitapta yer alan bir ağaç imgesi var. Bu ağaç öykünün sonlarında içindeki çelik yumurtayı dışarı fırlatır. Burada sanki iyilik-kötülük çatışkısı ve kazanan iyilik oluyor izlenimi edindim? Doğru mudur?
Haklısınız, kazanan iyilik oluyor. Hep böyle de olmak zorunda. Öyle değil mi? Yoksa yaşamak için bir gerekçemiz olmaz. Ağaç, doğayı, doğal olanı ve daha da önemlisi birçok şeyi dönüştürme gücünü simgeliyor.

“Bilirkişi” diye adlandırılan bu ağacın o çelik yumurtayı dışarı fırlatması çok ilgimi çekti. Ağaç iyiliği, yumurta ise Nazilerin insanlığı yok etmek için yaptığı kötülüğü kapsıyor. Bu tamam, diyelim. Sorum şöyle: İyilik kavramının içine kötülük kavramı zorla bile olsa yerleştirilemez. Bu temel evrensel çatışkıyı bize biraz anlatır mısınız?
İyilik ve kötülüğün ahlaki bir çatışkı olduğunu kabul etmeme rağmen bağlamlarından kopuk ele alınamayacaklarını düşünüyorum. İyilik veya kötülüğü bir şeyin doğası gereği ortaya çıkan durumlardan ziyade kültürel, sosyal ve siyasal koşulların belirlediği ve aynı zamanda doğurduğu sonuçlar olarak görüyorum.

Yumurtanın üzerindeki yazı şöyle: “….Bana ulaşacak olan zihniyet, içinde taşımalı saf hakkaniyet….. s/87” Sanırım yine adalet, doğruluk, adil olmak, iyi niyet ve dürüstlük üzerine bir yorum diyebilir miyiz buna?
Kesinlikle. Adil olmak çok önemsediğim bir özellik. Vicdanı temiz tutan ve insani duruşa sürekli ayar çeken bir değer. Çocukların birey olma serüveninde de bir an önce içselleştirilmesi için gayret verilmesi gereken bir değer.

Çoğu çocuk yazarın yaptığı gibi salt konuyla yetinmiyor; çocuk okurlarınıza yönelik bir ‘dil’ yaratma kaygısı içinde onlarla iletişime geçmek istiyorsunuz? Doğru mudur?
Ne kadar hoş bir şey söylüyorsunuz. Bunu becerebildiysem gerçekten çok mutlu olurum. Çünkü böyle bir kaygım var tabii ki. Çocukların en az sözcük sayısıyla iki kahramana, bir şato ve birkaç şirin hayvana tav olmalarını beklemek bana onlara yönelik bir kandırmaca gibi geliyor. Onların dil dağarcığına yeni kelimeler ve deyişler katmadan, akıllarına saplanıp kalacak bir fikir veya bir değer bırakmadan romanı bitirmek bana uygun gelmiyor. Bu, onlar için de benim için de sıkıcı bir şey olurdu.

Kitabın çok rahat okunduğunu, içinde minik öykülerin olduğunu, ilginç karakterlerin yer aldığını söyleyebilirim. İki çocuğun da duyguları, düşünceleri, heyecanları, merak dürtüleri, aileleriyle olan ilişkileri son derece anlaşılır ve etkileyici olmuş. Ancak, sorum şöyle olacak: Sizin kitaplarınızda çocukların hepsi iyi karakterli oluyor. Kötüler ise büyükler… Şöyle mi anlamalıyız. Çocuklar saf, temiz, iyidir. Büyüdüğümüzde çevresel etkiler nedeniyle bu saflıktan uzaklaşıyoruz. Ne dersiniz?
Yorumunuzda çok haklısınız. Yukarıdaki soruların bir kısmında da bunu konuşmuştuk. Çocuğun/insanın hatta hayvanın bile kişiliğinin belirgin, tayin edici bir kısmının çevre ve toplum tarafından belirlendiğini düşünüyorum. Ama sizin sorunuzun tümünü kapsamıyor bu söylediğim. Kötü bir çocuk kahraman yine de mümkün. Belki bu öykülere daha heyecanlı bir dinamizm bile kazandırabilir. Üstelik gerçekçi de olabilir. Yeni yazacağım romanlarda bu sorunuzun yankılarını bulacaksınız gibi geliyor.

Raşel Hanım ileride yazacağınız çocuk kitaplarınızda aynı temayı mı işleyeceksiniz yoksa daha farklı temalar olacak mı?
Can’lı ve Işıl’tılı Maceralar serisinde kahramanlar değişmiyorsa da konular hep değişiyor. Arka planda kendi dünyalarını aşan bir problem hep oluyor. Can ile Işıl bu problemi çözerken hem kendileri hem de onları okuyan arkadaşlarını küçücük dünyaların dışına davet ediyor. O dünyanın tehlikelerini beraber göğüslüyorlar. Beraber heyecanlanıyor, korkuyorlar. Beraber yeni bilgilere yelken açıyorlar. İçinde yer almıyorlarsa da farklı dünyaların varlıklarından beraber haberdar oluyorlar. Bunun içindir ki her kitap yeni bir maceraya yeni bir dünyaya davet içeriyor.

Yakın gelecekte çocuk edebiyatı sizden güzel haberler beklemeye devam edecek mi?
Çok yakın bir zamanda, hemen nisan ayında Can’lı ve Işıl’tılı maceraların üçüncü kitabı olan “Camdan Bakan Hayaller” Habitus yayınevi tarafından baskısı tamamlanacak ve raflarda yerini alacak. Hemen bir ay sonra mayıs ayında ise ilk olarak Hollanda’da Türkçe ve İngilizce olmak üzere çift dilli basılan “Pen Parkta” isimli ve gezi parkı olaylarını anlatan bir masal basılacak. Pen Parkta’nın Türkçe/Fransızca olarak baskısı bugünlerde yine Hollanda’da hazırlanmakta. Türkiye’de ise üç dilli olarak tasarlandı; Türkçe/Kürtçe/Ermenice olarak.

Sanıyorum ki önümüzdeki aylar çocuklar Can, Işıl ve Pen ile arkadaşlıklarını sıkılaştıracaklar.

Sayın Raşel Meseri, bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.
Bu güzel ve yanıtlarken “terleten” sorular için ben teşekkür ederim.

Röportaj: Tufan Erbarıştıran

 

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir