TARİH VE TEKERRÜR

Tarih gerçekten de tekerrürden ibaret midir?
Bilimsel açıdan doğruluk değeri tartışılır bu yaklaşımın…
Tarihte “tekerrür”lerin sıklığı dikkat çekebilir…
Ama tarihin tekerrürden “ibaret” olduğunu iddia etmek rasyonel yaklaşımla pek bağdaşmaz…
Şöyle diyebiliriz: “Eğer sebepler değişmezse, koşullar benzerse; sonuçların da değişmesi beklenemez…”
Yani tarihin tekerrür etmesi sebeplerle ve koşullarla direkt bağlantılıdır.
Bu, siyasette de, ekonomide de, sporda da, yani tüm sosyal hayatta geçerli bir kuraldır…

***

Tarihin tekerrürden ibaret olduğu yaklaşımının sağlaması siyasette diğer alanlara oranlara biraz daha fazla gerçekleşir…
Büyük seçim zaferlerine imza atan partilerde de…
Girdiği seçimlerde hezimete uğradıktan sonra kaybolup giden partilerde de…
Israrla ve hep benzer doğruların ve/veya yanlışların izlendiğini görürüz…
Baskıcı, faşist partilerin iktidarlarının arka arkaya devrilmeleri…
Çevre partilerinin her dönem merkez partilerine alternatif oluşturmaları…
Merkeziyetçi ve seçkinci yönetimlerin halktan destek görmemeleri…
Tek partili rejimlerin hakim olduğu ülkelerdeki huzursuzluklar ve iç kavgalar…
Tüm bunlar “tarihin tekerrür etmesi”nin örnekleridir…

***

Son dönemlerde çeşitli platformlarda ANAP ve AKP arasındaki benzerlikler vurgulanıyor…
Bu düşünceden hareketle AKP’yi de ANAP’ın akıbetinin beklediği öne sürülüyor…
Hatta bazı kesimler, ellerini ovuşturarak, sabırsızlıkla “o günü” bekliyorlar…

***

Gerçekten de iki partinin kader çizgilerinde dikkat çekici bir benzerlik mevcut…
Kuruluşlarından itibaren başlıyor bu benzerlik.
ANAP 20 Mayıs 1983’te kurulmuştu…
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden hemen hemen üç yıl sonra…
Askeri müdahaleye tepki, sivilleşmeye özlem duyan her kesimin büyük desteğini almıştı ANAP…
Bunun sonucunda, 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan seçimlerde büyük bir sürpriz yaparak, %45 oyla tek başına hükümeti kurmuştu…
AKP de 28 Şubat 1997’de kimilerince “post modern darbe” olarak da adlandırılan “askeri çıkışın” ardından, 14 Ağustos 2001’de kuruldu.
Yine bir askeri “dokunuş”un üzerinden üç yıl kadar bir süre geçtikten sonra…
Ve AKP de 28 Şubat’a, yani askerin kışladan çıkma eğilimine tepki duyanların buluştuğu bir parti oldu.
AKP de ANAP gibi, daha girdiği ilk seçimde, 3 Kasım 2002’de, büyük bir sürpriz yaparak henüz 15 aylık bir partiyken oyların %34.4’ünü kazanarak tek başına iktidar oldu…

***

ANAP “birçok farklı görüşün koalisyonu” görüntüsü vermiş bünyesine çok farklı görüşlere mensup isimleri almıştı…
Hatta Özal, ANAP’ı kurarken “dört eğilimi birleştirdiğini” iddia etmişti.
Partinin vitrininde milliyetçi sağa, dinci sağa, merkez sağa ve sola mensup birçok isme yer vermişti ANAP…
AKP de benzer bir stratejiyle kuruldu…
“Biz değiştik” söylemi ve sloganıyla ortaya çıktı…
Milli Görüş çekirdeğini korurken merkez sağdan, liberal görüşlü, hatta solda siyaset yapmış bazı isimleri etkin görevlere getirerek kendisini “merkezde” konumlandırmaya çabaladı…

***

ANAP bir “lider partisi” görüntüsü sergilemişti…
Parti “Özal” ile özdeşleşmiş, ANAP’ın her türlü kararında Turgut Özal “tek belirleyici” olmuştu…
Aynı durum AKP için de geçerlidir, AKP’de de Recep Tayyip Erdoğan’ın mutlak hâkimiyeti söz konusudur.
Her iki parti de “kadro partisi”ndense bir “lider partisi” kimliğindedir…
Türk seçmeni de “lider odaklı” siyasete alışık olduğundan bu iki partiye de büyük destek vermiştir…

***

AKP ve ANAP’ın benzerliklerini irdelemeye devam edelim.
ANAP Amerika’yla dirsek teması içerisinde olmayı tercih etmişti…
AKP de aynı tavrı sergilemektedir…
İki parti de liberal ekonomiyi benimsemiştir…
İki parti de önceliği ekonomiye vermiştir…
İki parti de “merkez sağ” görüntüsü sergilemesine rağmen “radikal sağ” partilerin seçmenlerine hoş gelecek icraatlar sergilemeyi ihmal etmemiştir…
İki parti de basında haklarında çıkan eleştirilere hoşgörü gösterememiştir…
İki partinin de liderinin birinci derece yakınlarının ticari faaliyetleri eleştiri konusu olmuştur…

***

ANAP ve AKP arasındaki “ortak nokta”ların ve benzerliklerin sayısını arttırmak mümkün…
Gerçekten de AKP ve ANAP, kuruluşları, yapılanmaları ve icraatları bağlamında büyük ve hatta şaşırtıcı benzerlikler arz etmektedir…
Zaten AKP de hiç bir zaman ANAP’ı ve Özal’ı dışlayan bir tavır sergilememiştir…
Muhafazakâr kimlikli, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın12 Haziran 2007’de gazetelere verdiği ilanı anımsayanlar olacaktır…
“Demokrasinin Yıldızları” başlıklı ilanda Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafları yan yana koyulmuştu…
AKP’nin bilgisi haricinde böyle bir ilanın yayınlanamayacağı düşünülürse, bu bir anlamda ANAP’ın AKP’nin feyiz kaynağı olduğunun da göstergesi ve ispatı değil midir?
Tüm bu örnekler ANAP’ın AKP’nin “öncülü”, AKP’nin de ANAP’ın devamı olduğunu göstermektedir.

***

Siyasette yaşanan son gelişmeler ANAP ile AKP’yi bir kez daha “buluşma” noktasına getirdi…
Şöyle ki, Kenan Evren’in görev süresinin dolmasının ardından Turgut Özal 31 Ekim 1989’da Cumhurbaşkanı seçilip Çankaya’ya çıkmıştı…
Özal’ın partinin başından ayrılmasıyla ANAP hızla bir çözülme ve sonrasında dağılma sürecine girmişti…
Recep Tayyip Erdoğan da tıpkı Özal gibi Başbakanlık görevinin ardından 10 Ağustos 2014’te halkın oylarıyla 12. Cumhurbaşkanı seçildi.
Nasıl ki “lider partisi” konumundaki ANAP Özal sonrasında bitiş sürecine girdiyse…
Benzer özellikler taşıyan AKP’nin de ANAP ile yine bir ortak noktada buluşup buluşmayacağı, yani AKP’nin de Erdoğan sonrası bir “gerileme ve erime” sürecine girip girmeyeceği merak konusu…
Hatta bu potansiyel ve olası gelişme AKP karşıtlarının ortak temennisi ve beklentisi haline dönüşmüş durumda…

***

AKP’de Erdoğan sonrası bir “lider krizi” yaşanması çok yüksek bir ihtimal…
Diyelim Erdoğan kendi istediği bir ismi partinin başına yerleştirdi…
Siyasi beklentilerinden ötürü o ana kadar sessiz kalan gruplar acaba Erdoğan’ın bu kararını ve yeni dengeleri kabullenecek midir?
ANAP’ta partinin Çankaya’dan idare edilmesine tepki göstererek Yıldırım Akbulut’a bayrak açanlar yerine Mesut Yılmaz’ın seçilmesini sağlamıştır…
Benzer bir senaryo AKP’de de yaşanır mı?
AKP’de de bir “iç isyan” yaşanır mı?
Tayyip Erdoğan’ın sağlık sorunları ilk ortaya çıktığında parti içinde duyulan (ve sonrasında bir anda bıçak gibi kesilen) bazı “aykırı” seslerin mevcudiyetini anımsarsak bu hiç de uzak bir ihtimal gibi görünmüyor…
Farz edelim Erdoğan Özal gibi davranmadı ve partisini yeni liderini belirleme hususunda özgür bıraktı…
Erdoğan’dan sonra kim gelirse gelsin, eski Genel Başkanın karizması ve anısı altında ezilmeden durabilir mi?
Tayyip Erdoğan’ın liderliği ve karizması en hızlı AKP karşıtlarınca bile takdir edilirken, yeni Genel Başkan AKP’yi Erdoğan kadar ustaca çekip çevirip, partideki bocalamayı önleyebilir mi?
Çok zor…
Özal sonrasında, ANAP’ta buluşan dört eğilim aslına rücu etmişti…
Deyim yerindeyse evli evine, köylü köyüne dönmüştü…
Milliyetçisi, dincisi, liberali ANAP’tan ayrılarak kendi düşüncelerini savunan partilerde politika yapmayı tercih etmişlerdi.
ANAP gibi bir “koalisyon partisi” görüntüsü veren AKP’de de bu tarz bir dağılma yaşanır mı Erdoğan sonrasında?
Peki ya, AKP’de Erdoğan’a eşdeğer bir güç odağı konumundaki Abdullah Gül’ün tavrı ne olacak?
Çankaya sonrasında Gül’ün siyasi ufkunda ne var?
Tekrardan AKP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık mı?
Yoksa yoksa kulislerde öne sürüldüğü gibi (Tıpkı Özal’a dair de çıkartılan iddialarda olduğu gibi) yeni bir parti mi kuracak Abdullah Gül?
Peki ya ABD’nin tavrı?
AKP’ye her zaman büyük destek vermiş ABD’nin Erdoğan sonrası senaryolarının başrolünde kim var?
Bunlar hep yanıt arayan sorular…
Ve bu soruların yanıtlarını almadan, bu gelişmelerin sonuçlarını görmeden AKP’nin ANAP’la aynı akıbeti paylaşacağını iddia etmek siyasi medyumluktan öteye geçmez…
Ki, siyaset bir pozitif bilimdir, varsayımlarla hareket edilmez…

***

Tarafsız gözle bakıldığında AKP’nin ANAP’a benzemeyen yönlerini de görmek olasıdır…
Şöyle ki ANAP 1983’ten sonra girdiği her seçimde oy kaybetmişti.
6 Kasım 1983’te almış olduğu %45’lik oy 29 Ekim 1987 seçimlerinde %36’ya, 20 Ekim 1991 seçimlerinde %24’e, 24 Aralık 1995 seçimlerinde %19.6’ya, 18 Nisan 1999 seçimlerinde %13.2’ye ve en nihayet 3 Kasım 2002 seçimlerinde ise %5.2’ye düşmüştü…
Yani, ANAP iktidardayken hızla yıpranmış, Özal’ın ardından da çökmüştü…
Oysa AKP, ANAP’ın tersine, her seçimde oyunu biraz daha arttırmıştır.
3 Kasım 2002’de girdiği ilk genel seçimde %34.4 oyla tek başına iktidar olan AKP, 22 Temmuz 2007’de oyunu %46.58’e, 12 Haziran 2011 seçimlerinde ise %49.83’e çıkarmıştır.30 Mart 2013 seçimlerinde %45’i görmüştür..
Ve en nihayet 10 Ağustos 2014 seçimlerinde %51.79 oyla Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilmiştir…
Türkiye’de ilk defa bir siyasi parti üst üste girdiği üç seçimde de oylarını arttırarak tek başına iktidar olabilmiştir…

***

ANAP, döneminde çok güçlü bir muhalefetle mücadele etmek zorunda kalmıştı.
Demirel gibi deneyimli bir siyaset duayeninin muhalefeti ANAP’ın gerilemesinde önemli rol oynamıştı…
Ancak AKP bu konuda ANAP’tan çok daha şanslı…
Zira AKP hiçbir dönem çok güçlü bir muhalefet direnişiyle karşılaşmadı…
ANAP liberal bir anlayışla siyaset yapmış olsa da “merkez partiler”inden farklı bir politika ortaya koymamıştır…
Bu yüzden taşradaki desteğini önemli oranda kaybetmiş ve şehir kökenli oylarla siyasi varlığını sürdürmüş, sonuç olarak da gerilemiştir.
Oysa AKP tam bir “çevre partisi” kimliğiyle hareket ettiğinden Anadolu’da gücünü pekiştiriyor ve liberalleşerek, esneyerek şehirleri de kazanıyor…
Yani, AKP ve ANAP’ın arasındaki farkları da çeşitlendirmek ve arttırmak mümkündür…

***

Görüldüğü gibi, AKP ve ANAP’ın benzeştiği birçok husus olduğu gibi ayrı düştüğü durumlar da mevcut…
Sebepler ve koşullar aynı mıdır?
Tarih tekerrür eder mi?
AKP, ANAP’ın akıbetini paylaşır mı?
Bu sorunun yanıtını şimdiden verebilmek çok zor…

***

AKP karşıtlarının arzuladıkları senaryonun gerçekleştiğini farz edelim.
Yani, Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıktı, AKP karıştı ve dağıldı diyelim…
Bugünkü siyaset dengeleriyle ne değişir?
AKP’den ayrılanlar ya kendilerine yakın buldukları bir partide yollarına devam ederler…
Ya da AKP’nin kendisini tarif ettiği gibi “Muhafazakâr demokrat” yeni bir parti kurarlar…
Sonuç?
Ali gider, Veli gelir…
Hepsi bu…

***

Hiçbir politika üretmeyen, çözüm önerileri geliştirmeyen partilerin “AKP dağılsın, meydan bize kalsın” beklentisi Polyanna’cı bir iyimserlikten öteye geçmez…
Siyasi geleceğini bir rakip partinin dağılmasına endekslemiş partilerin tavrı “akbabalık”tan farksızdır…
Bu, bileğini bükemediği bir kişinin hastalanmasını, güçten düşmesini beklemekle eşdeğerdir…
Bilimsel düşünen bir siyasetçi “AKP dağılırsa ben bu oyların yüzde kaçını kaparım” diye hesap yapmaktansa, AKP’nin neden oniki yıldır iktidarda olmasına rağmen yıpranmayıp oyunu arttırdığının yanıtını arar…
Rasyonel bir parti, AKP’nin eksikliklerini görerek stratejisini ve politikasını bu eksende belirler…
Bugün bu tarz bir siyaset görülmediği için, bu alternatifsizlikten ötürü AKP her seçimde oyunu arttırmaktadır…
Sebepler ve koşullar değişmediğinden, tarih, yani 3 Kasım 2002 sonuçları sonraki seçimlerde de tekerrür etmektedir…

***

Duygusallığı, söylevleri ve sloganları bırakıp bilimsel bir analiz yapabilenler Türkiye’nin hızla uç sağa kaydığını görecektir…
Nasıl mı?
1989 yerel seçimlerinde RP %9.8 MHP ise %4.14 oy almıştı. (Toplam %13.94)
1991 genel seçimlerinde RP, MHP ve İDP’nin oluşturduğu ittifak %16.88 oy oranını yakalamıştı.
1994 yerel seçimlerinde RP 19.14, MHP %7.95 oy almış yani aşırı sağın oy oranı % 27.9’u bulmuştu.
1995 genel seçimlerinde ise RP’nin(%21.98) ve MHP’nin (%8.8) toplam oy oranı toplamı %29.56’ya ulaşmış 1999 genel seçimlerinde ise FP(RP) %15.41, MHP %17.98 oy olarak aşırı sağın Türkiye’deki oy oranını toplamda %33.39’a çıkarmışlardı.
Yani bu sonuçlar aslında AKP’nin 2002 seçimlerinde yakalayacağı başarının ayak sesleriydi.
Kimse siyasetteki bu kaymayı okuyamadı, göremedi…

***

Toplumda karşılığı olmayan hiçbir parti başarılı olamaz…
Başarısızlığının nedenini sorgulamayan bir parti de, Montaigne’in sözündeki gibi “Gideceği limanı bilmeyen” bir gemiden farksızdır; hiçbir rüzgârdan fayda görmez”
Şimdi “AKP, ANAP olur mu?” diye bekleşenlere sorulacak soru şudur…
AKP’yi var eden koşullar değişmedikçe…
Ne değişir ki?
Bir AKP dağılır, yeni bir AKP kurulur…

Uğur ORAL
Gazeteci-Yazar

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

3 Comments

  1. HZSUNGUR

    18 Ağustos 2014 at 21:28

    “Duygusallığı, söylevleri ve sloganları bırakıp bilimsel bir analiz yapabilenler Türkiye’nin hızla uç sağa kaydığını görecektir…” Yazının can damarı burası. RP ile başlayan yükseliş daha da geriye gidip 1969 da Erbakan’ın Konya’dan milletvekili seçilmesi. O günden bu güne küçük sapmalar hariç hep yükseliş içinde. Özellikle ANAP ve DYP’nin yok olmasıyla Merkez sağı içine alan akp’nin yükselişi ve MHP’nin dinci tabanının desteği uç sağı öne çıkarmıştır. akp nin yok oluşu değil küçülmesi, tek başına iktidardan düşmesi ancak içindeki merkez sağ oyların yeni bir partiye gitmesi ile mümkündür. Bu oranda %15 civarındadır. Eğer bu oylar ayrılırsa parti kendi içinde yeni bir parçalanmaya gider. Ancak bir gerçek var dini temel alan partilerin oy oranı artık %30un altına da düşmez. Artık bundan sonra akp türü partiler olacaktır. Amaç Tayyip türü liderlerden kurtulmaktır.
    hzs

  2. EFE DONDURMACI

    19 Ağustos 2014 at 00:58

    Sayın Ugur Bey,aynen katıldığım çok doğru saptamalar içeren yazınız için çok teşekkür ederim.Elinize, emeğinize sağlık..Koşulların değişmesi tetikleyecektir toplumsal değişimleri!!! Toplum liderleri statükodan sıyrılıp, değişim yanlısı felsefeleri kurgulamadan , sosyolojik gelişimden söz etmek içi boş hayalcilikten öteye gidemeyecetir.Efe DONDURMACI

  3. Nazan

    21 Ağustos 2014 at 15:06

    Her zamanki gibi son derece gerçekçi bir yorumda bulunmuşsunuz bence Uğur bey.AKKyi iiktadar yapan sebepleri çözümlemeden AKP’nin dağılmasından medet umanlar bir kez dana hayal kırıklığına uğramaktan kurtulamazlar.diğer partiler hatalarını görüp düzeltmedikçe de değişen bir şey olmaz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir