ARADA KALANLARIN ÖYKÜSÜ

1980 öncesinde Türkiye çok çekti kutuplaşmalardan; “bizden-bizden olmayan” kamplaşmasından. İnsanların okudukları gazeteye, dinledikleri şarkıcıya, hatta bıyıklarının biçimine göre, “ötekileştirildikleri” yıllardı o yıllar. Farklı düşüncelere yaşama şansı yoktu. Ve illa ki, herkes seçimini yapmalı, bir grubu seçmeliydi. Herhangi bir gruba katılmayanlar, yani “arada kalanlar” “tukaka”ydı… Ve iki ayrı kutbun arasındaki bu kısır sürtüşmeden en büyük zararı da, işte bu “arada kalanlar” görürdü…

 

***

34 yıl geçti o ayrışma yıllarının üzerinden… Bugün, farklı düşüncelere tahammül ve sosyal hoşgörü bağlamında alınan mesafenin ne kadar az olduğunu üzülerek gözlemliyoruz… Geçmişte yaşanan sosyal kırılmalardan hiç ders çıkarmadığımız da ortada… Kamplaşma, kategorizasyon ve ötekileştirme; soysal bilinçaltımızdaki yerini hala koruyor ne yazık ki… Kavramlar isim değiştirmiş olsa da, bir olgu olarak ”ötekileştirme” hoşgörüsüzlüğü körüklemeyi sürdürüyor… Ve bugün de yine olan “arada kalanlar”a oluyor… Dalgalı denizlerdeki adalar gibi “arada kalanlar”. Yarımada hiç olmazsa bir yerden sırtını karaya dayayıp kendisini garantiye alıyor. Ama arada konuşlanan “ada”lar, her yandan dalga yemek durumunda kalıyor…

 

***

Eskiden “sağ-sol” demek yeterliydi cephelerin tarifi, ayrışmanın tasviri için… Oysa şimdi tanımlar çeşitlendi, cepheler genişledi… Bir tarafta AKP’yi destekleyenler, liberaller, milliyetçi-muhafazakâr yaşam biçimini benimseyenler, dini referans alanlar vs…” Diğer tarafta ise CHP’yi destekleyenler, ulusalcılar, laikliği savunanlar vs…” Bir de her iki gruba da eşit oranda yakın veya uzak durmayı seçenler, yani “arada kalanlar”… Arada kalanların durumu tıpkı zamanında Almanya’ya çalışmaya gidip de oraya yerleşenlerin yaşadığı kimlik kaosu gibi… Ne Alman, ne Türk!  Ne onlara ait ne de diğerlerine mensup…

 

***

Kişiden tıpkı takım tutar gibi taraf olması bekleniyor… ”Ya bizdensin, ya onlardan”… Ya siyah ya da beyaz… “Gri”ye kendisini ifade etme şansı yok! Taraf olmayanın kaderi “bertaraf” olmak! Kriterler öyle kesin, öyle acımasız ki… Rasyonel düşünüp her iki tarafı da sorgulayan, ya da her iki tarafın da sempatizanı olmayan “arada kalıyor”… Deyim yerindeyse ne İsa’ya yaranıyor, ne Musa’ya… Ve ne hikmetse, olan hep “arada kalanlar”a oluyor…

 

***

Merhum Toktamış Ateş’in durumu arada kalanların dramına en güzel örnektir aslında… Yıllarca bir kanadın kanaat önderlerindendi Toktamış Hoca… Sonra bir cemaat lideriyle birlikte fotoğrafları yayınlandı… Malum kesim, hemen sildi Hoca’yı usundan ve gönlünden… Çağdaşlıktan ve laiklikten hiç sapmamıştı Toktamış Hoca… Ömrü boyunca yazılarında, kitaplarında medeniyeti savunmuş ve hoşgörünün altını çizmişti… Ama arada kaldı…Vefasızlığın ta kendisini yaşadı rahmetli…

 

***

Her iki cenap da kendisini “demokrat” olarak sunsa da, aslında herkes kendisine demokrat! Her iki grup da aynı oranda hoşgörüden yoksun… Her iki grup da aynı oranda despot… Mesela laikliği hücrelerine kadar benimsemiş, çağdaşlıktan zerre ödün vermeyen birisi, kazayla mevcut hükümetin bir uygulamasını mı beğendi? Olamaz mı? Yani kişi muhalif düşünceye yakın olmasına rağmen hükümetin bir icraatını takdir edemez mi?Hayır… Hemen malum cepheden çiziği yer yoksa… Ya da tam tersi, diğer gruptan birisi ucundan kenarından hükümet uygulamalarını eleştirse ve muhalif düşüncelere destek verse anında aforoz edilir… Neden olmasın…Takım tutar gibi parti tutulmaz ki. Her hükümetin doğruları da olur, yanlışları da… Ama hayır… Her iki taraf da eleştirilmeyi zerre  kadar sevmez, eleştireni de virüs gibi atar bünyesinden… Sosyal paylaşım sitelerinde, karşılılık yazılanlar kavgada bile  söylenmeyecek sözler… Tartışmıyorlar, kapışıyorlar!

mevisehir-dergisi-uguroral2

 

***

Peki, kimin hangi gruba mensup olduğunu (ya da olması gerektiğini) kim nasıl belirleyecek? Kriteri var mı bunun? Ya istisnalar ne olacak peki? Örneğin evrensel değerlerden ayrılmasa da, sırf yerel yönetiminden aldığı hizmetten memnun olduğu için AKP’ye oy verenleri nasıl sınıflayacaksınız? Ya da milliyetçi, muhafazakâr yaşam biçimini seçse de akşamları bir kadeh içkisini içen kesimi hangi gruba mal edeceksiniz? Adam ömrü boyunca Atatürk’ü baş tacı yapmışsa ama aynı zamanda her Cuma namazına gidiyor, Ramazan’da orucunu aksatmıyorsa nedir durumu? Peki, hükümetin icraatlarını savunmasına rağmen yazın denize bikinisiyle giren bir kadını hangi sınıfa sokacaksınız? Ne onlardan, ne bunlardan…  Ne dinci ne solcu…

 

***

Fanatizm, radikallik öyle almış başını gitmiş ki, halen insanlar okuduğu yazara göre sınıflandırılıyor… Necip Fazıl’ı okuyan sağcı, Nazım’ı okuyan solcu! İkisini de okuyup kendi öznel sentezini yaratmak yok! Kişiler kendilerini ifade ederken bile malum kategorizasyonun esiri durumunda… Sosyal demokrat birisi kazayla elinde muhafazakâr kesimin bir gazetesi ile görülürse, ya da kanadın bir televizyon kanalını izlerse ayıplanıyor… Siyasi erkin sempatizanları kimi köşe yazarlarını adeta“yok” sayıyor, her fırsatta kendilerini eleştiren gazetelere atıp tutuyor, elektronik posta saldırısı başlatıyor… Her kesim kendi yazarıyla özdeşleşiyor… Ölçüt belli: ”Kim diğer kesime daha çok yüklenirse o oranda popüler oluyor” Tek kıstas, eleştirinin dozu! Yazılanın içeriği, okuyana sunduğu vizyon, yansıttığı bilgi vs… hiç önemli değil… Slogan belli: “Vur vur inlesin, karşı taraf dinlesin”

 

***

Bir kadın yazarımız var, kitapları yok satıyor, eserleri birçok dile çevriliyor… Türk Edebiyatı’nın son yıllarda yetiştirdiği en akıcı kalemlerden biri bence… Malum kesim almıyor kitaplarını, boykot ediyor… Neden? Çünkü ‘Okyanus Ötesi’yle flörtte olduğunu iddia ediyor… Bir yazarımız kalkıyor Nobel Ödülü alıyor…Ama kendi ülkesinde belirli bir kesim tarafından ambargolu… Adam bir sürü kitap yazmış, milyonlarca cümlesi var kitaplarında ama bir tek cümlesi yetiyor da artıyor “aforoz edilmesi” için… Büyük gazetelerimizin birinde, zamanında dini yönünün güçlü olmasıyla tanınan bir yazar var… Şimdi sürekli mevcut hükümete dokunduruyor yazılarında… Bu yüzden “dönek” olmakla suçlanıyor bir kesim tarafından… Ne o kesim sahipleniyor ne de diğer kesim…

 

***

“Benim aydınım, benim yazarım; onun yazarı, onun aydını” ayrımına girmek kültürel bloklaşmayı ve entelektüel cepheleşmeyi getiriyor beraberinde… Ne kadar büyük bir hata aslında. Kişinin bindiği dalı kesmesi gibi… Eleştiri ve sorgulama karşı fikirlerin de öğrenilmesiyle mümkündür… Yoksa merhum Uğur Mumcu’nun da dediği gibi “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluruz”, ki şu anda Türkiye’de de ne yazık ki bu durum söz konusudur…İnsanın fikirleri değişemez mi? Herkes takım tutar gibi bir ideolojiyi hatalarını göre göre, bile bile savunmak zorunda mıdır? “Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin sahibiyim, kölesi değil” diyor Cenap Şahabettin… Ama her iki taraf da kabul etmiyor bunu…

 

***

Arada kalanların kaderi sürekli her iki grubun da eleştirisine maruz kalmak… Birçok değerli sanatçı, yazar hükümeti destekleyenler tarafından “yok”  sayılıyor… Ya da hükümetin herhangi bir uygulamasını destekleyen bir sanatçı hemen “dalkavuk” ilan ediliyor… İşte bu yüzden herkes kendisini bir gruba sevimli göstermeye çabalıyor… Popülizm de alıp başını gidiyor…

 

***

Aslında toplumsal yaşamın sigortasıdır arada kalanlar… İşte bu mozaik Türkiye’ye ayakta tutan… Prototipi bellidir arada kalanların… Arada kalanlar ne maneviyatından vazgeçer ne de Atatürk’ten… Arada kalanlar bayramda namazına gider, akşam bayram yemeğinde içkisini içer… Arada kalanlar ne “din” ile uyutulabilir ne de sloganlarla, söylemlerle kandırılır… Arada kalanlar bir seçimde iktidar yaptığı partiyi, hizmetlerini beğenmezse diğer seçimde baraj altında bırakır… Arada kalanlar her türlü gazeteyi televizyonu izler, kitabı okur çünkü ön yargısızdır… Arada kalanlar ne onun yoluna gider ne de bunun… Aklın ve barışın yolunu izler arada kalanlar.. Makul ve mantıklı çoğunluktur arada kalanlar.. Türkiye’de “onlar” ve “bunlar” vardır ama esas belirleyici, işte bu “arada kalanlar”dır…

 

***

Can Yücel “En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir, birbirini anlamayan” der şiirinde… Cepheleşmelerin sebebi budur aslında… Aşil’in topuğu “hoşgörüsüzlük”tür Türkiye’de… Bilenler, bu yüzden hep bu topuğa ateş ederler yıllarca… Aydınlığa giden yolu hoşgörü aydınlatır oysa… Hoşgörünün gelişimi ise, tüm bu yazılanların “eşittir”inde, “arada kalanlar”ın özgürlüğüyle ve niceliğiyle doğru orantılıdır aslında…

Mavişehir ve İzmir'in en sevilen genel kültür, magazin ve güncel hayat dergisi.

7 Comments

  1. Arada kalan

    18 Mayıs 2014 at 19:43

    Ne kadar güzel tasvir etmişsiniz arada kalanların içine düştüğü durumu. Bence Türkiyede seçmenin büyük bölümü arada kalmış durumda.Kerhen veriyorlar oylarını partilere aradıklarını bulamadıkları için.

  2. Sami Sandıkçı

    18 Mayıs 2014 at 20:14

    Uğur Bey, tenkidinize aynen katılıyorum Ötekileştirme bence bu ülkenin karşı karşıya bulunduğu en büyük risk.

  3. Melek Emreoglu

    19 Mayıs 2014 at 18:35

    Ne yazikki farkli dusuncelerin arasi son yillarda iyice acildi ucuruma dondu.Olan Turkiyeye oluyor

  4. Senol

    19 Mayıs 2014 at 18:39

    Herzamanki gibi cok guzel analiz etmissiniz toplumumuzu.Fikrinize saglik

  5. İzmirli

    21 Mayıs 2014 at 01:05

    Aşilin topuğu kalmadı ne yazıkki.Kan revan içinde kaldı topukları. Bu kadar mi gerilir toplum. Yazık bir gün kolkola girmemiz gerektiğinde an azından birbirimizin yüzüne bakacak kadar saygımız kalsın bari.Ülke hepimizin hepimizin yarınları burada

  6. demokrat

    21 Mayıs 2014 at 01:09

    Demirel-Özal-Ecevit çok daha sert bir rekabet halindeydiler ama bu sertlik asla bugünkü gibi topluma sirayet etmemişti.Bugünkü durum bence en vahim nokta gelinen

  7. MEHMET YAZIYALAN

    24 Mayıs 2014 at 23:00

    Sayın Hocam, saptamalarınıza katılmamak ne mümkün!! Yazınızı dikkatle okuyup, bitirdiğimde aklıma hemen yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü geldi.Sizinle de paylaşmak isterim.Uygarlık demek, bağışlama ve hoşgörü demektir. İlkel toplumlardır ki kan davası güderler. Bağışlamaya, hoşgörüye dayanmayan uygarlık, zorbalığa dayanan uygarlıktır ki, o zaten gerçek uygarlık değildir ve er geç çökmeye mahkumdur! Yazınız için tekrar çok teşekkür ederiz.Doç.Dr.Mehmet YAZIYALAN

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir